Neden “müzakere” kuşatma ve tehdit altında kabul edilemez?

Tecrübeler göstermiştir ki baskı altında müzakereye girmek yalnızca bir kazanım sağlamaz; aynı zamanda bir tür “siyasi aşağılanma” ile de sonuçlanabilir.

DÜNYA - 24-04-2026 19:03

Mehr Haber Ajansı: ABD Başkanı Donald Trump’ın son dönemde İran’a yönelik davranışları, dış politikada iki farklı mantığın karşı karşıya geldiğini yansıtmaktadır: Bir yanda Washington’ın izlediği “müzakereye zorlamak için baskı kurma” mantığı, diğer yanda ise İran İslam Cumhuriyeti’nin yerleşik dış politika davranışlarından biri olan “baskı altında müzakereyi reddetme” mantığı bulunuyor.

Bu noktada temel olan şudur: İran, esasen müzakereyi reddetmiyor; sadece belirli bir tür müzakereyi kabul etmiyor. Yani tehdidin, kuşatmanın ve zorlamanın gölgesinde yürütülecek müzakereleri… Geçmiş tecrübeler, bu tarz müzakerelerin Tahran’a herhangi bir kazanım sağlamadığı gibi, ek maliyetlere ve ülkenin stratejik konumunun zayıflamasına yol açabileceğini göstermiştir.

Son olaylarda ABD’nin uyguladığı ve sürdürdüğü deniz kuşatması da tam olarak bu çerçevede değerlendirilebilir. Bu adım, sadece ekonomik veya askerî bir baskı aracı değildir; aynı zamanda net bir siyasi mesaj taşımaktadır: “Müzakere edin, ama zayıf bir konumdan.” Washington, İran’ı iki seçenekle karşı karşıya bırakmak istemektedir: ya baskı altında müzakereyi kabul etmek ya da artan maliyetlere katlanmak.

Ancak Tahran’ın bu duruma vereceği yanıt başından beri açıktır. İran açıkça ifade etmiştir ki deniz kuşatması ve eşzamanlı baskılar sürdüğü müddetçe hiçbir şekilde müzakere olmayacaktır. Bu tutum, dış politika doktrinindeki üç temel ilkeye dayanmaktadır: izzet (onur), hikmet (bilgelik) ve maslahat (ulusal çıkar).

“İzzet” ilkesi, İran’ın müzakereye girişinin geri adım ya da teslimiyet olarak algılanmasını kabul etmediğini ifade eder. Uluslararası ilişkilerde müzakereye nasıl oturulduğu, onun sonucu kadar önemlidir. Bir ülke masaya zayıf bir konumdan oturursa, karşı taraf daha baştan üstünlük elde eder ve müzakerenin çerçevesini kendi lehine belirler.

“Hikmet” ilkesi, her müzakerenin maliyet–fayda hesabıyla yapılması gerektiğini vurgular. Karşı tarafın eşzamanlı olarak tehdit ve baskı uyguladığı bir müzakerenin dengeli olması mümkün değildir ve kalıcı, adil bir anlaşmaya varma ihtimali oldukça düşüktür.

Son olarak “maslahat” ilkesi, müzakerenin somut ulusal fayda sağlaması gerektiğini söyler. Eğer bir müzakere ülkeye fayda getirmeyecek, hatta konumunu zayıflatacaksa, böyle bir girişimin hiçbir gerekçesi yoktur.

Bu çerçeveden bakıldığında, İran’ın ABD’nin son baskılarına neden geri adım atmadığı ve aksine tutumunu daha açık biçimde dile getirdiği anlaşılır. Bu tutum, Washington’ın kurduğu denklemi bozmuş ve onu bir stratejik çıkmaza sürüklemiştir.

Bu aşamada Donald Trump’ın davranışları yeniden bilinen bir modeli tekrarlamıştır: “maksimum tehdit” ile başlayıp “karar anında geri çekilme.” Trump, ilk günlerde sert ifadelerle ateşkesin sona erdiğini duyurdu ve art arda süre sınırlamaları belirleyerek psikolojik ortamı lehine çevirmeye çalıştı. Amaç açıktı: Baskıyı artırarak İran’ı masaya çekmek.

Mesele sadece Trump’ın davranışıyla da sınırlı değildir. Daha önemli olan, bu modelin karşı tarafa verdiği mesajdır. Bir ülke, baskıya karşı direndiğinde ve sonrası karşı tarafın sonunda geri çekildiğini gördüğünde, doğal olarak bu tutumu sürdürmek için daha fazla motivasyon kazanır. İran–ABD ilişkilerinde bu döngü açıkça görülebilir.

Ancak bu baskılar sonuç vermeyince ve Tahran tutumunu değiştirmeyince, Washington zor bir kararla yüzleşmiştir. Gerilimi artırmak kontrol dışı sonuçlar doğurabilirdi: küresel enerji piyasalarının bozulması veya bölgesel çatışmanın genişlemesi gibi. Buna karşılık ateşkesi uzatmak ve geri adım atmak siyasi açıdan maliyetli olsa da riskleri daha düşüktü.

Sonuç olarak yine ikinci seçenek tercih edildi. Bu durum, bazı analistlerin “Trump her zaman geri adım atar – Trump Always Chickens Out” ifadesiyle tanımladığı modele uygundur: Tehditlerin çoğu eylemin öncülü değil, bir pazarlık aracı olarak kullanılmaktadır.

Mesele sadece Trump’ın davranışıyla da sınırlı değildir. Daha önemli olan, bu modelin karşı tarafa verdiği mesajdır. Bir ülke, baskıya direndiğinde karşı tarafın sonunda geri çekildiğini gördüğünde, doğal olarak bu tutumu sürdürmek için daha fazla motivasyon kazanır. İran–ABD ilişkilerinde bu döngü açıkça görülebilir.

Öte yandan, baskı altında müzakereye oturmanın yalnızca kazanım getirmediği değil, “siyasi bir aşağılanma”ya bile neden olabileceği tecrübeyle sabittir. Böyle bir durumda karşı taraf müzakereyi eşit bir süreç olarak değil, kendi üstünlüğünü pekiştirme aracı olarak görür. Sonuç, dengeyi ciddi biçimde bozmuş bir anlaşma olur.

Gerçekte müzakere ancak taraflar arasında asgari bir dengenin bulunduğu koşullarda anlam taşır. Bu denge tam güç eşitliği anlamına gelmez; hiçbir tarafın diğerine kendi iradesini dikte edememesi anlamına gelir. Bu denge yoksa süreç müzakere değil, “şartların dikte edilmesi” olur.

Bu nedenle İran’ın her tür görüşmeden önce baskıların kaldırılması yönündeki ısrarı stratejik bir zorunluluktur. Bu tutum, dengeyi kısmen de olsa geri getirme çabasıdır; bu denge olmazsa müzakerenin başarı şansı baştan yoktur.

Daha geniş bir açıdan bakıldığında, yaşananlar “maksimum baskı” politikasının sınırlarını da göstermiştir. Bu politika, baskının sonunda karşı tarafı şartları kabul etmeye zorlayacağı varsayımına dayanır. Ancak karşı taraf belirli bir direnç ve caydırıcılık kapasitesine sahipse, sonuç tersine dönebilir: daha fazla baskı, daha fazla direniş.

Bu durumda tehditlerin inandırıcılığı da aşınır. Uluslararası ilişkilerde güvenilirlik en önemli sermayelerden biridir. Tehditler defalarca tekrarlanır ama eyleme dönüşmezse, zamanla etkisini kaybeder.

Son haftalarda İran ile ABD arasında yaşananlar, aslında iki farklı dış politika mantığının çarpışmasının bir yansımasıdır: Bir yanda baskı ve tehdit yoluyla dayatma çabası, diğer yanda ise müzakerenin ancak izzet, hikmet ve maslahat ilkeleri çerçevesinde mümkün olabileceği anlayışı.

Deneyimler göstermiştir ki bu ilkeler ne zaman göz ardı edilse, sonuç maliyet ve aşağılanma olmuştur. Bu nedenle İran mevcut koşullarda rotasını net biçimde belirlemiştir: baskı altında müzakereye hayır demek ve her türlü görüşmenin ancak denge, karşılıklı saygı ve gerçek çıkarlar gözetildiğinde anlam taşıyacağını vurgulamak

Günün Diğer Haberleri