Trump’ın açıklamaları, ABD dış politikasının son on yıllarda önemli bir bölümüne yön veren zihniyetin bir yansıması olarak değerlendiriliyor. Bu zihniyet, bağımsız ülkelerin enerji kaynaklarını halkların malı olarak değil, Washington’un çıkarlarını temin edecek bir araç olarak görüyor.
Donand Trump, tartışma yaratan açıklamalarında ABD’nin çok uzak olmayan bir gelecekte Hark Adası ile İran’ın diğer petrol altyapılarını ele geçireceğini ve ülkenin petrol ve gaz piyasalarının kontrolünü devralacağını iddia etti. Ancak bu çıkış, Batılı bazı analistler tarafından dahi gerçekçi bulunmayarak daha çok propaganda niteliğinde bir söylem olarak yorumlandı. Buna rağmen, söz konusu ifadelerin önemi, bunların hayata geçirilme ihtimalinden ziyade, ABD siyasi elitinin bir kesiminde hâkim olan bakış açısını açık biçimde ortaya koymasında yatıyor.
Bu açıklamaları değerlendiren Suriye-İngiliz bağımsız gazeteci Richard Medhurst, “Trump’ın asla yalan söylemediği bir şey var; o da petrol çalmak” dedi. Washington’un bölgedeki siciline bakıldığında, enerji kaynaklarının her zaman ABD müdahalelerinin başlıca itici güçlerinden biri olduğu görülüyor. Irak’tan Suriye’ye, Libya’dan Venezuela’ya kadar petrol ve enerji meselesi, ABD’nin birçok stratejik kararının merkezinde yer aldı. Hatta Trump, ilk başkanlık döneminde de defalarca, Amerikan güçlerinin Suriye’de “petrolü korumak” için kalacağını söylemişti. O dönemde de büyük yankı uyandıran bu sözler, bir ABD başkanının ilk kez diplomatik ifadeler ya da alışılmış insan hakları söylemleri yerine, askeri varlığın arkasındaki ekonomik motivasyonu doğrudan dile getirmesi bakımından dikkat çekmişti.
Trump’ın Hark Adası hakkındaki yeni sözleri de aynı çizgide değerlendiriliyor. Hark Adası, İran’ın en önemli petrol ihracat terminali ve ülkenin ekonomik bağımsızlığının sembollerinden biri olarak görülüyor. İran-Irak Savaşı sırasında Baas rejimi, dış güçlerin kapsamlı desteğiyle bu adayı defalarca hedef almış, ancak İran’ın petrol ihracatını tamamen durdurmayı başaramamıştı. Bugün de ABD’nin böyle bir noktayı ele geçirebileceğini düşünmek, askeri bir senaryodan çok siyasi bir hayalden ibaret olarak değerlendiriliyor.
Gerçek şu ki, bölgesel ve küresel koşullar, geçmiş on yıllara kıyasla köklü biçimde değişmiş durumda. ABD artık işgal ve rejim değişikliği projelerini kolaylıkla sonuçlandırabilecek bir konumda değil. Irak ve Afganistan deneyimleri Washington’a milyarlarca dolara mal oldu ve buna rağmen ilan edilen hedeflerin hiçbiri tam anlamıyla gerçekleşmedi. Amerikan güçlerinin 2021’de Afganistan’dan kaotik bir şekilde çekilmesi, ABD’nin yeni dönemde karşı karşıya olduğu güç sınırlarının açık bir göstergesi oldu.
Öte yandan, bugünün İran’ı, yirmi yıl öncesinin İran’ından temel açılardan farklıdır. İran İslam Cumhuriyeti’nin savunma, füze ve deniz gücü kapasitesi son yıllarda, ülkenin hayati altyapısına yönelik her türlü maceracı askeri girişimi son derece yüksek maliyetli hale getirecek düzeye ulaştı. Hatta Batılı birçok düşünce kuruluşu da, İran’la yaşanacak yeni bir çatışmanın bölgeyi ve küresel enerji piyasalarını kapsayan geniş çaplı bir krize yol açabileceğini itiraf ediyor.
Ancak Trump’ın sözlerindeki en önemli nokta, belki de ABD dış politikasının mahiyetine dair istemeden yapılan bir itiraf niteliği taşımasıdır. Son yıllarda ABD’li yetkililer, dış müdahalelerini demokrasi, insan hakları ve terörle mücadele gibi kavramlarla meşrulaştırmaya çalıştı. Fakat ABD başkanı Trump bağımsız bir ülkenin petrol tesislerine el koymaktan bahsettiğinde, bu propaganda örtüleri kaldırılır ve gücün gerçek mantığı ortaya çıkar.
İşte pek çok analistin Washington’ın politikalarını “deniz korsanlığı” ile kıyaslamasının temel nedeni de budur. Siyasi literatürde korsanlık, başkalarının malına ve kaynaklarına el koymak için güç kullanmak anlamına gelir. Askeri bir güç, açıkça bir ülkenin ekonomik kaynaklarına el koymaktan bahsettiğinde, bu davranışın klasik zorbalık mantığından farkının ne olduğu sorusu kaçınılmaz hale gelmektedir.
Dikkat çekici bir diğer nokta ise, bu tür söylemlerin ABD ve İsrail’in bölgedeki bir dizi başarısızlığının ardından gündeme gelmesidir. Son yıllarda ne “maksimum baskı” politikası İran’ı teslim olmaya zorlayabilmiş, ne yaptırımlar ülkenin siyasi yapısının çöküşüne yol açmış, ne de askeri tehditler Tahran’ın stratejik hesaplarını değiştirebilmiştir. Aksine, birçok Batılı analist, İran’ın baskıların önemli bir kısmını yönetmeyi başardığını ve bölgesel konumunu koruduğunu savunmaktadır.
Böyle bir koşulda, Harkan Adası’nı ele geçirme gibi fikirlerin gerçek bir operasyonel plan yerine güç gösterisi çabası olarak ortaya atılması daha çok olasıdır. Bu sözler, Trump’ın siyasi tabanının bir kesimi için cazip gelse de, uluslararası ilişkiler alanında her şeyden önce mevcut gerçeklerden uzaklaşmanın bir göstergesidir.
Günümüz dünyasında, büyük güçlerin savaş gemileri göndererek diğer ülkelerin kaynaklarını ele geçirebildiği klasik sömürge dönemi dünyası değildir. Milletler daha yüksek bir siyasi bilince sahiptir, uluslararası sistemin yapısı daha karmaşık hale gelmiş ve askeri işgal ve müdahalenin maliyetleri benzeri görülmemiş bir şekilde artmıştır.
Bu nedenle, Trump’ın sözlerinden geriye kalan, güvenilir bir askeri tehdit değil, hâlâ ABD’nin siyasi yapısının bir kesiminde var olan bir düşünce yapısının net bir resmidir; milletlerin egemenliğine saygı duymak yerine, ülkelerin doğal kaynaklarını ganimet olarak gören bir düşünce yapısıdır.
Belki de bunun için Richard Medhurst’un sözleri geniş yankı bulmuştur. Çünkü birçok gözlemci, petrol ve enerji kaynakları söz konusu olduğunda bazı Amerikan politikacılarının yıllardır siyasi sloganların ardına gizledikleri şeyleri istemeden de olsa ortaya çıkardıklarına inanıyor. Trump’ın Hark Adası ile ilgili sözleri de aynı niteliktedir; başkalarının zenginlikleri hakkında zorbalık diliyle karar verilebileceğini hâlâ düşünen bir zihniyetin istemeden yapılmış bir itirafı. Ancak bölgenin gerçekleri başka bir şeyi gösteriyor. İran ne yenilmiş bir ülke ne caydırıcı araçlardan yoksun ne de kendi çıkarlarını savunma kapasitesinden mahrum. Bu nedenle, Harkan’ı ele geçirme tehdidi, ABD’nin gücünün bir işareti olmaktan çok, bölgede defalarca denenmiş ve her seferinde sahadaki gerçeklerle yüzleşmiş bir yanılsamanın yansımasıdır.
Batı Asya tarihi, milletlerin kaynaklarını ve egemenliklerini, dünyanın en güçlü aktörleri tarafından dile getirilen tehditler de dahil olmak üzere, siyasi sloganlar ve tehditlerle kolay kolay teslim etmediklerini göstermiştir.

