Cemal Babaoğlu Yazdı: SIDIKA-4

SIDIKA-4 (Son)

1312 kez okundu.
Cemal Babaoğlu Yazdı: SIDIKA-4

Ertesi gün Hıdır ile bir akrabası Sıdıka'nın evine gider. Sıdıka’ da evin bahçesini suluyordu. Gelenler olunca odaya alır. Hıdır, belindeki tabancayı Sıdıka’ ya uzatır. “Rıza'nın emridir senin yanında kalsın. İleride atış talimi yapıp nasıl kullanacağını öğretirim. Dileğim gerek görülmesin ama gerektiğinde kendini korursun” Sıdıka silahı alıp bir yere gizledikten sonra bir talebini iletir: “Hıdır, bana Ceylan gibi bir at lazım, ayarlayabilir misin” dedi. Hıdır: “Tabii yenge bakarım” dedi.

   Birkaç gün sonra, Sıdıka'nın istediği at gelir. Onu kendine alıştırması için her gün kendi eliyle yemini verir, tımarını yaptırır. Bazen sırtına binip bir ceylan gibi köyün etrafını gezer. Bazen de, Hıdır ile birlikte köyün dışına çıkıp silah atış talimi yaparak, silah kullanmasını öğrenir. Sıdıka, silahın her tetiği çekişinde; köyüne saldıran ailesini katleden ittihatçı çetelerin beynine sıkıyormuş gibi tetiğe basıyordu. Sıdıka bu hayata tutunmak için güçlü olması gerçeğini yaşadığı acı gerçeklerden öğrenmişti.

     Rıza'nın 3 Köyü vardı. Titriş, Gazék ve Boysuz adına kayıtlıydı. Bu köyün tüm arazilerinin işletilmesinin vekâletini Sıdıka’ya verir. Bu vekâlet ile arazileri üzerine tapusunu alır. Sıdıka, dizine kadar çekilen çizmeleri ve belindeki tabancası ile günde bir köye gider. Arazide çalışan işçileri de bizzat yerinde kontrol ederdi. Elinde ekin işinde anlayan tecrübeli işçilere kadir kıymet verir, onlara daha fazla ücret ile yıllık mahsullerini verirdi.

     Çerçi, Yaylak'ta kendi evinin odasında Hıdır'ın sözlerini tekrar edip duruyordu. Belli ki, bu söylenenler Çerçi’yi çok etkilemişti. Hala, Hıdır’ın o sözlerini düşünüyordu. Aslında, Hıdır’ın tahmini çözümlemesi doğruydu. Baskını sadece ben biliyordum. Bunu, Yaylak karakol komutanına anlattım. İstedim ki, ellerini kana bulaştırmadan, karakolun müdahale etmesiyle Perçin ağaya dersini Jandarma versin. Böyle olması için komutan da bana söz verdi ama bu sözün de niye durmadı? Yoksa beni kullandı mı? Perçin ağanın, nerede kaldığını bana komutan söyledi… Aman Allah'ım ben ne yaptım. Komutanın hazırladı tezgâha mı geldim? Ama dur, ben ne yapacağımı bilirim. Bu ihaneti yanına koymam komutan” dedi kendi kendine sabahlara kadar değirmen taşı gibi odasında döndü. Döndükçe kendi kendine böyle konuşuyordu. Sabahın ilk ışıklarında, hızla dışarı çıkıp atına biner Yaylak Jandarma karakoluna gelir. Erlerden bir isim verir çağırmasını söyler. Biraz sonra ismini verdiği er gelince, nöbetçi askerlerden uzaklaştıktan sonra askerin kulağına fısıldar; “komutana söyle yarın öğlenden sonra çınar ağacının yanına gelsin, çok önemli haberlerim var” dedikten sonra ayrılırlar.

     Çerçi ile komutanın arasında çok özel ilişki gelişmişti. Çerçi gittiği köylerde hem eşya satar hem de bilgi toplardı. Topladığı bilgiyi çınar ağacının altında komutana aktarırdı. Karşılıklı bir güven oluşmuştu. Çerçinin bu faaliyeti ispiyonculuktu ama o kendini dürüst vatandaş olmanın, devletin güvenliği ve bekası için çalıştığına inanıyordu!

   Çerçinin yıllardır yaptığı tüm taşıma işlerinde kullandığı bir atı vardı. Yaşlı olduğundan bunu değiştirmeye karar verir. Komutanla buluşmadan işini görecek, çevik küheylan gibi bir at için, Yaylak'ta bulunan at pazarına gider. Önce kendi atını simsara verir, satmak için. Sonra da aradığı kritere uygun bir at aramaya başlar. Bugün itibari ile nasıl kendimize araba almak için oto pazarlarına gidip kendi arabamızı satıp sonra daha üst model bir araba alıyorsak, 1916 yılın koşullarında ulaşım aracısı olan at ve Merkeplerdi. Her evin önünde mutlaka besledikleri bir veya birden fazla atlar vardı. Talep yüksek olunca her ilde, ilçede hatta beldelerde bile at pazarları vardı. Çerçi’ de Yaylak at pazarından kendi ihtiyacı olan bir at arıyordu. Bu at pazarında herkesin isteğine göre de at bulunuyordu. Nihayet Çerçi biraz dolaştıktan sonra, beğendiği bir at bulunur. Ve pazarlığa oturur. Sadece Yaylak'ta değil, Mezopotamya'nın tüm bölgesinde at pazarlığı bir gelenektir. Genelde atı satan kişi fiyatı yüksek söyler. Alan kişi ise değerinden düşük bir fiyat söyler. Sonra tokalaşırlar, alıcı ve satıcının elleri kenetlenir yukarı aşağıya doğru sallandırılır.  Her sallandığında fiyatlar güncellenir. Alıcı biraz fiyatı artırır, satıcı da “olmaz” dedikten sonra biraz indirim yapar. Böylece sıkı bir pazarlıktan sonra anlaşılır. “hayrını gör” deyince satış biter. Çerçi yeni atını alıp, kendi atını teslim ettiği simsarın yanına gider. Simsar atı henüz satılmamıştı. Simsar, Çerçi’yi görünce seslenir, “atını alan biri var ama düşük fiyat veriyordu” deyince Çerçi; “ben kendime at aldım. Git pazarlık yap, bitir işi” deyince Simsar atı almak isteyen adamın yanına giderek tokalaşıp pazarlık yapar. Adam Nuh diyor, Peygamber demiyor söylediği rakamdan bir Mecidiye bile artırmadı. Simsar baktı olacağı yok, “Hadi hayırlı olsun” diyerek atı satar. Parayı alan Simsar, kendi simsarlık ücretini aldıktan sonra geri kalanı Çerçi’ ye verir.

   Çerçi hızla eve gidip, hazırlık yapar. Uzun yola çıkarcasına kendine gerekli malzeme erzaklarını heybesine koyar. Yola çıkar, çınar ağacının yanına gelip komutanın gelmesini bekler. “Peki, komutan gelir mi?” Sorusu içinden geçer ama emindi geleceğinden. Çünkü askere önemli anlatacaklarım var sözünü boşuna söylememişti. Bu söz komutanın önüne atılan bir yemdir. İştahı artacak. Haksız da sayılmaz, şimdiye kadar kendisine çok önemli bilgiler verdim. Bu bilgiler sayesinde komutan da sürekli üstlerinden üstün başarı belgesi alıp, ödüllendiriliyordu. Ama bu kez baltayı taşa vurdu: “Bana çok yanlış yaptı ve bu yanlışın bedelini ödeyecek.” Çerçi böyle dalgın düşüncede iken komutanın geldiğini gördü. Komutan atıyla hızla yaklaşıp yanına yaklaşarak şöyle seslenir; “Söyle bakalım Çerçi bu önemli haberin nedir?”

   “komutan, Rıza’nın, Perçin Ağa'yı öldüreceğini bu tarihte baskın yapacağını söylememin nedeni kan dökülmeden onları yakalayacaktın. Bunları öldürmeyi niye bekledin? Bu ölümlerden kendine nasıl pay çıkardın…” daha sözü bitmeden komutan seslenir: “Çerçi Efendi sen ne zamandan beri böyle komutanı sorgularsın. Senin dilin uzanmış” diyerek elini silahına atınca, Çerçi zaten tetikte olduğundan daha atik davranarak silahındaki tüm mermileri komutanın üzerine boşaltır. Çerçi, yere düşen komutanın da silahını alarak atına biner hızla yönünü Nemrut Dağı'na doğru yol alır.

    Akşama doğru komutan dönmeyince merak edip aramaya başlarlar. Karakoldaki asker; “bizimle işbirliği yapan Çerçi gelmişti. Komutanla Çınar ağacında buluşacaklardı.” demesi üzerine hızla çınar ağacının bulunduğu bölgeye giderler. Vardıklarında Komutanın cansız bedenine ulaşılır. Bir yandan defin işlemi, öte yandan Çerçi’nin bulunması için operasyon başlatılır. Çerçi’nin Yaylak'ta bulunan evi basılır. Eşi sorgulanmak üzere gözaltına alınır. Akrabalarının evine gidilir, onlardan da gözaltı olur. Aylarca evleri gözetim altında olur ama Çerçi’ ye ulaşamazlar.

    Selo’ ya ise hiç ulaşılmaz; varlığı ile yokluğu konusundaki sır güncelliğini koruyordu. Bir sabah, köyün çobanlarından biri hızla Boysuz köyüne gelerek, “Fethi Ağa… Fethi ağa diye seslenir. Fethi ses gelen yere yönelip, sorar: “Hayırdır Mame ne oldu?” “Ağa, Fırat yolundaki ağaçlar arasında bir ceset gördüm” demesi ile birlikte atlarına binip, çobanı takip ettiler. Vardıklarında ceset kokuyordu. Yüzünü çevirdiklerinde zor teşhis edildi. Aylardır aradıkları Selo’yu buldular. Ceset battaniyeye sarılarak köyün mezarına defnedildikten sonra taziyesi kabul edilir.

    Sıdıka, günlük tarla işlerinde zamanını geçiriyor, mahsulleri de Hıdır'ın sayesinde zamanında pazara ulaştırıyorlardı. Üç köyün mahsulünü kaldırmak pazara yetiştirme gibi uğraşları bazen kendisi bazen de Hıdır ile birlikte yapıyorlardı. Yıllar sonra çocukların büyümesi sonucunda Hıdır'a fazla iş kalmamıştı. Artık köyün tüm işlerini çocukları yapıyordu. Rıza ise cezaevinde günlerini geçirmeye çalışırken ancak atan kalbi 20 yıl dayanabildi. Rıza 1935 yıllarında verem hastalığından yaşamını yitirir. Tüm Karakeçili akrabalarının yardımı ile cenazeyi köye getirip taziye dileklerini kabul ederler. Rıza'nın taziyesi tam 10 gün sürdü. Sıdıka da uzun yıllar yaşadı. 1980 yılında vefat ettiğinde 85 yaşındaydı.

     1915’in acı olaylarının bir kesiti olan “Boyunsuz Sıdıka'nın öyküsü” de böyle biter. Varsın resmi tarih bunları yalanlasın. Bu tarihe rağmen sözlü tarih çalışmaları, karanlığı aydınlatan bir yöntemdir. Hiçbir olay, karanlıkta kalmamalı. Öyle inkâr ederek, yok sayarak gerçekler gizlenemez. Gizlenen her katliam, yeni yeni katliamlara zemin hazırlar. Katliamları gizlemek değil onunla yüzleşerek böyle insanlık dışı olaylar önlenebilir; İnkâr ederek değil. 

SIDIKA-3

https://www.gaphaberleri.com/kose-yazisi/812/sidika-1.html

https://www.gaphaberleri.com/kose-yazisi/815/sidika-2.html

https://www.gaphaberleri.com/kose-yazisi/816/sidika-3.html

https://www.gaphaberleri.com/kose-yazisi/818/sidika-4-son.html

 

 

cemal babaoğlu yazdı sıdıka urfa
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Dünya harikası 3 bin yıllık kanal çöplüğe döndü
Dünya harikası 3 bin yıllık kanal çöplüğe döndü
Diyarbakır’da iş cinayeti
Diyarbakır’da iş cinayeti