Torosların rüzgârı sert eser; dağ köylerinde hayat taş kadar ağır, su kadar berraktır. Yoksulluğun yoğurduğu bu topraklarda büyüyen gençler, çocukluktan delikanlılığa çoğu zaman bir gecede adım atar. Dımılı da tam böyle bir eşikte durur. Kahvehanenin dumanlı neşesi ile savaşın soğuk gerçeği arasında, henüz kendini tam tanımadan hayata meydan okumaya çalışan bir gençtir.
II. Dünya Savaşı’nın gölgesi Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar uzanırken, askere çağrılması Dımılı için yalnızca bir görev değil; aynı zamanda kaçtığı sorumluluklarla yüzleşme anıdır. Yedi yıl cephelerde savaşmış, Çanakkale’yi ve Sakarya’yı görmüş bir babanın sessiz gururu ile kendi hoyrat özgürlüğü arasında sıkışıp kalır.
Bir yanda Cumhuriyet’in yeni yüzü, değişen harfler ve dönüşen dünya; diğer yanda köyün kadim alışkanlıkları, yoksulluğun inadı ve gençliğin taşkınlığı… Askere uğurlandığı gün ardında annesinin titreyen duasını, babasının kelimelere dökülmeyen bakışını ve yarım kalmış bir sevdayı bırakır.
Önünde uzanan yol yalnızca Eskişehir’e değil; bilinmezliğe, belki de kendi içindeki karanlığa çıkar. Dımılı o yola adım attığında henüz farkında değildir: Bazı yolculuklar insanı başladığı yere geri getirir, bazıları ise onu bambaşka birine dönüştürür.
Peki dönüşte aynı Dımılı mı olacaktır, yoksa köyüne bambaşka bir kaderle mi geri dönecektir?
