Ezelden beridir ki insanın doğayla yakından bir ilişkisi olagelmiştir. Gırtlaktan sesin dışarıda yankıya dönüşmesine, fiziksel yapıdan jest mimiklere değin doğayla bir benzeşme vardır. En nihayetinde binlerce yıllık tecrübeyle “Üzüm üzüme baka baka kararır”dı. Dolayısıyla doğa ile insan ilişkisi, bir tahakküm değil; karşılıklı bir yaşam sözleşmesiydi. Bilim diliyle söylersek Simbiyotik bir ortak yaşam formu. Tabii içgüdüsel süreç, zamanla insanın doğa üzerinde tahakküm kurmasına dönüşmüş; Sanayii Devrimiyle birlikte kapitalizmin “Büyü ya da yok ol” mantığına teslim olmuştur.

            Antik Mısır’da da doğayla insanın Simbiyotik ilişkisi dikkat çekicidir. Özellikle Nil Nehri, kavruk sarı toprağı yalayarak akarken geçtiği her yere hayat verir. Uygarlıklar burada kurulur, Firavun’ların gücü buradan gelir; nehir ulaşımda bir taşıma görevi görür, tarlada bereket olur. Tam da bu sebeple binlerce yıl önce Heredotos “Mısır, Nil Nehri’nin bir armağanıdır.” diyordu. Peki hakkında tevatür ve efsanelerin gırla olduğu Siverek için ne diyeceğiz? Urfa – Diyarbakır karayolunda ilerken hiçbir sırrını açık etmeyen şehir hakkında bir şey söylemek zor doğrusu. Ama sonda söyleyeceğimi başta söyleme cüreti göstereceğim; “Siverek, Karacadağ’ın bir armağanıdır.”

            Yıllarca araçla içinden geçtim, uzayıp giden düzlüklerine baktım; ama sırrına vakıf olamadım. Ta ki bir Japon yazarın 10 bin kilometre öteden depreşen merakının peşinden Siverek’e yolum düşene kadar… Kent merkezinde rastgele bir gezintiyle çıkıldığında, modern yapılar ile şehrin birçok köşesine dağılan bazalt taşlı eski yapılar ikili bir zaman algısı oluşturuyor. Siverek’te Ulu Camii, klasik kent mimarisinin öncülüğünü yapar konumda. Yüzlerce yıllık geçmişiyle, kiliseden camiye dönüşen hikayesiyle içimde bir monoloğu da başlatabiliyor hemen. Ferahlığından nasiplenince, taşlarına dokununca sırrına ermenin dayanılmaz keyfi var bende…

Şanslıydık elbette; çünkü kentin ruhuna dokunmayı sağlayan kentin dervişleriyle birlikte geziyorduk. Şüphesiz bunlardan biri; Siverek’i sosyo-politik açıdan, ekolojik ve ekonomik yönden çok iyi bilen yönetmen ve yazar Sedat Kıran’dı. Diğer taraftan akademisyen ve yönetmen Prof. Dr. Sedat Benek, coğrafyanın oluşumu ve özellikleri noktasında muazzam bilgiler paylaşıyordu. Dolayısıyla Japon yazar ile benim açımdan şanslı ve güzel bir gün olacağı  daha başından belliydi.

İki Sedat, Bir Kent

            Neden mi? Sedat Kıran, adeta Siverek’in doğal özellikleri, sosyal yaşamı ve kentin sözlü kültürü konusunda bir kent dervişi. Farklı çalışmalarının yanında onun Mîrkut adlı belgeseli çok dikkat çekici. Mîrkut sadece Karacadağ pirincinin ekim – hasat sürecini anlatmıyor; aynı zamanda kültür tarihindeki Kürtçe ritüelleri ve deyişleri de gösteriyor. Özellikle Kürt toplumunun dayanışmasının tarihsel adı olan  “Zibare” kültürünü de yansıtıyor. Bu yönüyle Kürt dili için muazzam bir envanter de oluşturuyor. Tabii Kıran’ın birçok belgesel çalışması var, birçoğu uluslararası gösterimlerde yer alıyor; önemli ödüllere layık görülüyor. Bugün de Karacadağ’ın sırtında gezerek her bir bitki ve taşa dikkat kesiliyor, adeta doğayla telepatik bir bağ kurmuş durumda. (Öyle ki soyadım bile onun aklında “Taş” olarak kalmıştı.)

            Diğer taraftan Profesör Sedat Benek de Urfa’nın üretken kalemlerinden, düşünürlerinden. Sedat hoca da kentin sırrına varmayı sağlayan önemli belgesellere imza atmış durumda. Hatta bu satırların yazıldığı sırada Stratonikeia adlı belgeseli İstanbul’da gösteriliyordu. Özellikle onun “Göbeklitepe Sakinleri” adlı belgesel çalışmasının altını çizmek gerekiyor. Çünkü bu çalışma 12 bin yıllık tarihi / kültürel / kutsal antik bölgenin daha derin bir perspektifle anlaşılmasını sağlıyor. Bölgenin “Girê Miraza” yönünü, objektifini doğal bir ortam ve nesnel bir bakışla kurarak veriyor. Bu da yalın bir şekilde Xerabreşk (Örencik) sakinlerinin geçmiş ile şimdiki zamanda Göbeklitepe ile ilişkilerini anlamayı kolaylaştırıyor. Bu yönüyle önemli bir sözlü kültür envanteri olduğunu söylemek mümkün.
Siverek, Karacadağ’ın Armağanı mı?
            Siverek denilince Yılmaz Güney sinemada, Mehmed Uzun edebiyatta, Şivan Perwer müzikte ilk akla gelen isimlerden… Zaten Sedat Kıran da bundan bahsederek “Burada çok güçlü bir kültür var” diyor. Elbette buna hayatının bir bölümü Siverek’te geçen büyük şair Ahmed Arif’i de eklemek gerek. Öyle ki şiirinde Ahmed Arif, “Açar, / Kan kırmızı yediverenler / Ve kar yağar bir yandan, / Savrulur Karacadağ, / Savrulur zozan…/ diyordu. Çünkü meralarıyla, koçerleriyle bir yayladır burası; birçok tarımsal üretimin ardı sıra gerçekleştiği, içgüdüsel bir sulama mühendisliğinin görüldüğü “yediveren” bir bölgedir Siverek…
            “Yediveren” diyorum; çünkü endemik Karacadağ pirinci burada. Ekilen tarladan sulamaya kadar özgün bir üretim süreci. Normalde bir tarım arazisi ile kıraç bir toprağı birbirinden ayırmak kolaydır. Sedat Kıran arabayı durdurarak “Buyurun, işte pirinç tarlası” deyince Japon arkadaş volkanik bazalt taşla dolu araziye bakarak bir süre gözleriyle tarlayı aramak zorunda kalmıştı. Normalde pirinç yetiştirilen yerler (başta Japonya’da olmak üzere) pürüzsüz toprak alanlar… Ama Karacadağ’da taşlık alana tohum atılıyordu. Bunun sebeplerini sorduğumuzda iki net cevap alıyorduk; bir, taşlık bir alandan yararlanmak. İki, volkanik arazinin zengin mineral yapısı.
            Sonrasında Karacadağ’ın zirvesine gitmek üzere anayoldan saptık. Avlusu bazalt taştan yapılmış köylerden geçtik, hayvan sürülerine rastladık, berivanları ve çocukları izledik. İki bin metrelik zirveye çıktıkça geride bir denize dönüşüyordu zozanlar… Yükselti arttıkça bulutlar, köyler üzerinde kümülüslü görünüyordu. Zirveye vardığımızda bir taraf Diyarbakır, bir taraf Urfa ve bir taraf Mardin oluyordu. Üç kentin buluştuğu hakim bir dağ. Eğer buradan da dünyaya bir bakış atılırsa, sadece Eski Mardin’den atılan bakışla “Mezopotamya denizi”nin oluşmayacağını söylemek pekala mümkün.
            Gelelim “Siverek, Karacadağ’ın bir armağanıdır.” önermesine… Tabii bu, ispatlı bir veri değil; kişisel izlenimim… Coğrafyanın bitkisel örtüsü, üretim biçimleri, evsel bazı araç-gereçler, mimari yapı ve gündelik yaşama dair daha birçok şeyin volkanik patlamayla bir ilişkisi olduğu apaçık. Pirinç taneleri, Karacadağ’dan yükselip sönen bazalt taşların arasına atılıyor; eski evler, soğumuş bazalt taşlarla yapılıyor; “Mîrkut” ritüeli bazalt taşta icra ediliyor, kadınların elinde bazalt taştan yapılmış “destar” döndükçe sadece buğday veya pirinç öğütülmüyor, aynı zamanda bir kültür yaratılıyor. Dolayısıyla girişte, insan ile doğa arasındaki ilişkinin gelip Siverek’le ilişkilendiği yer de burasıdır.
Paranın Para Etmediği Mekan
            Siverek’te Lidyalıları kızdıracak pratikler de yok değil (Gerçi Lidyalılar değil, kapitalist zihniyet kızsın). Akşama doğru, şehrin birkaç kilometre uzağında, Adıyaman yolu üzerinde bir yere uğradık. Yine bazalt taşlarla yapılmış bir mekan; içerisi Urfa’nın minder kültürüyle döşenmiş, odaya otantik bir hava katan halılar asılmış, ortada özel bir üretim olduğu anlaşılan soba yanıyor, tahta plaklara Kürtçe – Türkçe – İngilizce yazılmış veciz sözler… Tabii en önemlisi de ilk göze çarpan “Burada para geçersizdir” yazısı. Doğal olarak arada “para” olmayınca ortada kapitalist – liberal bir etkileşim de gelişmiyor. Önce çaylar geliyor, kütükten yapılma mini sehpalara konuluyor; sonra sıcak bir çorba… “Bedava!”
            Bu yol üstü durağın bir adı yok. Gerçi Sedat Kıran birkaç defa konuşma arasında “Şûna Remzî” diyordu. Türkçesiyle “Remzi’nin Mekanı”; ama Remzi Asal, bir isimlendirme yapmayarak mekanı kişiselleştirmemeyi tercih etmiş. Çünkü mekanın amacı, kolektif bir bilinç; belki Kürt kültür tarihindeki Zibare geleneği, hatta bugün “komün” diyebileceğimiz bir dayanışma ve yardımlaşma mekanı. Asal, 6 Şubat depreminde de önemi bir dayanışma ağı örmüş, sonra da bu mekanda aynı kültürü devam ettirmiş. Burası zamanla bir uğrak haline gelmiş; hatta yol hikayelerinin dinlendiği, yaşam tecrübelerinin paylaşıldığı bir mekana dönüşmüş zamanla.
            Öyle ki Asal, “Yola Düşen Umutlar” adında üç kitap yayınlamış. Bana hediye ettiği kitap serisinden bir tanesini okudum. Kitap uzun bir monolog tarzında. Öyle ki nefes alış verişi olmadan ve durmadan akan bir monolog havası veriyor. Bir yönüyle de seslere odaklanıyor. Kitapta bu ses bazen bir hayvanın sesi oluyor, bazen bir insan sesi, bazen çakan bir şimşeğin sesi… Elbette bir de kişinin kendi sesi. Ama hangisi? Duyduğumuz ile duymak istediğimiz ses aynı mı? Buna yönelik yer yer felsefi sorgulamalar da göze çarparken “mekan” sözcüğü de sıklıkla geçiyor. Burada da anlaşılıyor ki “mekanın adı”, bildiğimiz “mekan” sözcüğünde geniş bir anlama içeriyor.
            Siverek’te geçirdiğim bir gün, coğrafyanın nasıl insanın kaderi olduğunu yeniden gösterdi bana. Kaderden kastım; insanın yaşadığı coğrafyayla benzerliğidir, doğa – insan – anlam ilişkisinin üretimidir. Siverek birçok açıdan Kürt özgün kültürünü yansıtan, Kürtçenin Dimilkî (Kirmançkî) lehçesine de ev sahipliği yapan, endemik yaşam formları taşıyan ve klasik üretim biçimleri ile geleneksel ritüelleri barındıran bir kent. Sonuç itibariyle her şey var burada, geriye bir tek şey kalıyor; kent – yurttaşlık üzerine yeniden düşünerek, kenti bir “maddi ürün” olarak görmekten vazgeçip onu bir “şaheser” olarak idrak etmek.

İbrahim GENÇ