Sen doğduğunda baban seni kimliğe kaydettirir, baban öldüğünde ise sen onu kimlikten sildirirsin…
Hayatın en acı gerçeklerinden biri, insanın bir ömür boyu unuttuğu ama günü geldiğinde yüzleşmek zorunda kaldığı bu döngüdür.
Sen dünyaya gözlerini açtığında, baban belki de tarifsiz bir sevinçle kucağına alır seni. Adını koyar, nüfusa kaydettirir, geleceğin için hayaller kurar. İlk adımlarında elinden tutar, düştüğünde kaldırır, korktuğunda arkanı kollar. Kendi ömründen verir ki senin ömrün güzel olsun.
Sen büyürsün, o yaşlanır.
Sen güçlenirsin, onun dizleri titremeye başlar. Sen hayata koşarken o yavaş yavaş hayattan çekilmeye hazırlanır. Bir zamanlar seni sırtında taşıyan omuzlar çöker, elinden tutan eller güçsüzleşir. Ama o, gücü yettiğince yine senin için endişelenir.
Sonra bir gün telefon çalar, bir haber gelir ya da bir hastane odasında son nefesini verir baban…
İşte o gün, dünya senin için biraz daha sessizleşir.
Bir zamanlar senin doğumunu kaydettiren adamın ölümünü kaydettirmek için bu kez sen gidersin nüfus müdürlüğüne. Onun adını, onun kimliğini, onun varlığını resmî kayıtlardan düşürürsün.
Baban seni hayata kaydettirmiştir; sen ise onun bu dünyadaki kaydını kapatırsın.
Ne acı bir tezat değil mi?
Bir zamanlar senin için imza atan elin yokluğunu, şimdi sen bir imzayla belgelersin. Ama o imza ne kadar resmî olursa olsun, bir babanın evladının hayatındaki yerini silemez.
Çünkü devletin kayıtlarında ölüm vardır; evladın yüreğinde ise hatıralar…
Babanın kimliği iptal edilir, ama sana öğrettiği doğrular iptal edilmez. Adı nüfus kayıtlarında kapatılır, ama sana bıraktığı ahlak, emek ve hatıralar yaşamaya devam eder.
Asıl mesele de burada başlar.
Babamız hayattayken kıymetini biliyor muyuz?
Bir telefon açmayı, hâlini sormayı, elini öpmeyi, yanında oturup birkaç kelime konuşmayı erteliyoruz. Sanki zaman hiç bitmeyecek, sanki o hep orada duracakmış gibi davranıyoruz.
Oysa hayatın en acı cümlesi bazen şudur: “Keşke biraz daha konuşsaydım…”
Ne yazık ki mezar başında edilen dualar, hayattayken esirgenen bir güzel sözün yerini her zaman dolduramaz. Çelenkler, gözyaşları, pişmanlıklar… Hiçbiri babanın kapıyı açıp yeniden içeri girmesini sağlayamaz.
Bu yüzden babası hayatta olanlara bir sözüm var: Bugün arayın. Bugün hâlini sorun. Bugün gönlünü alın. Çünkü yarın, belki de yalnızca mezar taşına bakarak konuşmak zorunda kalacaksınız.
Unutmayın; insanın elinden malı, makamı, itibarı alınabilir. Ama babasının yokluğu, hayatında hiçbir şeyle dolduramayacağı bir boşluk bırakır.
Ve gün gelir…
Bir zamanlar seni nüfusa kaydettiren babanın adını ölüm kaydına geçirirsin.
O gün anlarsın ki kimlik dediğin şey bir kâğıttan ibaretmiş; asıl kimlik, insanın geride bıraktığı izmiş.
Babanın kimliği bu dünyadan silinir, ama sana bıraktığı evlatlık, onun adını yaşatma sorumluluğu ve kalbindeki yeri ömrün boyunca seninle kalır.
Çünkü ölüm, insanı hayattan alır; sevgiyi, hatırayı ve emeği silemez.
Bir gün hepimiz birilerinin ardından gideceğiz. Mesele, kimlikte kaç yıl yaşadığımız değil; geride kalanların yüreğinde nasıl bir iz bıraktığımızdır.