Dünyanın dört bir yanında savaşlar, işgaller, çatışmalar ve yıkımlar sürerken insanlığın vicdanı her geçen gün biraz daha susuyor. Gücün, paranın ve silahların hüküm sürdüğü bir düzende milyonlarca insan açlıkla, ölümle ve göçle mücadele ediyor. Peki soruyoruz: İnsanlık nereye gidiyor, sonumuz nereye varacak?
Dünyaya baktığımızda insanın içini acıtan görüntülerle karşılaşıyoruz.
Bir tarafta milyarlarca dolarlık silah anlaşmaları, gelişmiş savaş teknolojileri ve güç gösterileri…
Diğer tarafta ekmek kuyruğunda bekleyen çocuklar, evini terk etmek zorunda kalan aileler, bombaların altında yaşam mücadelesi veren insanlar…
Ve ne yazık ki bütün bu tablo karşısında en büyük kaybeden yine masum insanlar oluyor.
Savaş kararını veren başka, bombanın altında kalan başka…
Masanın başında hesap yapan başka, enkazın altında evladını arayan başka…
Silahı üreten başka, o silahın hedefinde hayatını kaybeden başka…
Peki adalet bunun neresinde?
GÜÇLÜLERİN DÜNYASINDA MAZLUMLARIN SUÇU NE?
Bugün dünyada güçlü olanlar daha fazla güç, daha fazla ekonomik kaynak ve daha fazla askerî üstünlük peşinde koşuyor.
Ancak unutulmaması gereken bir gerçek var:
Dünya kimsenin tapulu malı değildir.
Gökyüzü kimsenin mülkü değildir. Su, ekmek, toprak ve yaşam hakkı yalnızca güçlülerin hakkı değildir.
Fakat ne yazık ki bugün güç sahibi olanların aldığı kararların bedelini çoğu zaman hiçbir kararın içinde olmayan insanlar ödüyor.
Bir ülkenin yöneticisi karar veriyor, başka bir ülkenin çocuğu hayatını kaybediyor.
Birileri siyasi hesap yapıyor, bir anne evladının cenazesine sarılıyor.
Birileri güç gösterisi yapıyor, milyonlarca insan yurdundan oluyor.
Buna insanlık adına artık birilerinin “Dur!” demesi gerekiyor.
MAZLUMUN SESSİZLİĞİNİ GÜÇSÜZLÜK SANMAYIN
Mazlum susabilir.
Mağdur konuşamayabilir.
Kimsesiz kendisini savunamayabilir.
Ama sessizlik, yapılan zulmün unutulduğu anlamına gelmez.
Bir annenin gözyaşı, bir çocuğun korkusu, evini kaybetmiş bir ailenin çaresizliği ve haksızlığa uğrayan insanların feryadı bir gün mutlaka insanlığın vicdanında karşılık bulur.
İnananlar için ise bundan daha büyük bir gerçek vardır:
Mazlumun da, mağdurun da, kimsesizin de sesini duyan Allah vardır.
İnsan makamına, parasına, ordusuna, silahına ve sahip olduğu güce güvenerek sonsuza kadar hükmedebileceğini sanabilir.
Ama tarih bunun böyle olmadığını defalarca gösterdi.
Nice imparatorluklar kuruldu, nice hükümdarlar geldi geçti.
Nice insanlar kendilerini dünyanın sahibi sandı.
Bugün ise geriye yalnızca isimleri ve yaptıkları kaldı.
Çünkü güç geçicidir.
İNSANLIK SİLAHA DEĞİL, VİCDANA MUHTAÇ
Bugün dünyanın yeni silahlardan çok, yeniden hatırlanacak bir vicdana ihtiyacı var.
Teknoloji ilerliyor.
Silahlar gelişiyor.
İletişim hızlanıyor.
Dünyanın bir ucunda yaşanan savaşı saniyeler içerisinde diğer ucundan izleyebiliyoruz.
Fakat bütün bunlara rağmen insanlık aynı hızla ilerlemiyor.
Çünkü görmek yetmiyor.
Bir çocuğun korkusunu görmek yetmiyor.
Bir annenin feryadını duymak yetmiyor.
Bir şehrin bombalanmasını izlemek yetmiyor.
Eğer gördüklerimiz karşısında hiçbir şey hissetmiyorsak, asıl tehlike tam da burada başlıyor.
Çünkü insanlığın kaybı, yalnızca savaşlarda değil; vicdanların sessizleştiği yerde başlıyor.
Bir çocuğun yaşam hakkı onun hangi ülkede doğduğuna bağlı değildir.
Dili, dini, mezhebi, milliyeti veya coğrafyası onun insan olma hakkını değiştirmez.
Çünkü insan, her şeyden önce insandır.
DÜNYANIN DAHA FAZLA SAVAŞA DEĞİL, ADALETE İHTİYACI VAR
Artık dünya daha fazla silahlanmayı değil, daha fazla adaleti konuşmalı.
Daha fazla savaş değil, daha fazla barış…
Daha fazla nefret değil, daha fazla merhamet…
Daha fazla kibir değil, daha fazla vicdan…
Devletler elbette güvenliklerini koruyacaktır.
Ülkeler elbette kendi çıkarlarını savunacaktır.
Ancak hiçbir siyasi, ekonomik veya askerî çıkar masum bir insanın hayatından daha değerli olamaz.
Çünkü insanlık yalnızca kazandığı savaşlarla değil, önleyebildiği savaşlarla da ölçülmelidir.
Bugün kendimize sormamız gereken soru çok açık:
Çocuklarımıza nasıl bir dünya bırakacağız?
Bombaların ve korkunun hâkim olduğu bir dünya mı?
Yoksa adaletin, merhametin ve insanlığın değer gördüğü bir dünya mı?
Unutmayalım…
Bugün başkasının evine düşen ateş, yarın bizim kapımıza kadar gelebilir.
Bugün başkasının çocuğunun gözyaşına sessiz kalanlar, yarın kendi çocuklarının gözyaşları karşısında dünyanın neden sustuğunu sorgulayabilir.
Bu nedenle mesele yalnızca bir ülkenin, bir milletin veya bir coğrafyanın meselesi değildir.
Bu, doğrudan insanlık meselesidir.
Güç geçicidir.
Makam geçicidir.
Servet geçicidir.
İktidar geçicidir.
Ama yapılan iyilik de kötülük de insanlığın hafızasında iz bırakır.
Mazlumun sesi bugün kısık çıkabilir.
Ama hiçbir zulüm sonsuza kadar sürmez.
Çünkü insanın gücü bir gün tükenir.
Makamlar el değiştirir.
Ordular dağılır.
Saraylar yıkılır.
Servetler tükenir.
Ve sonunda herkes, yaptıklarıyla baş başa kalır.
Sonumuz nereye varacak?
Belki de bu sorunun cevabı dünyayı yönetenlerin masalarında değil, hepimizin vicdanında saklı.
Çünkü dünya değişecekse önce vicdanlar değişmeli.
Ve artık insanlık şunu yüksek sesle söylemeli:
Güçlü olmak, haklı olmak değildir.
Silaha sahip olmak, insan hayatı üzerinde sınırsız söz sahibi olmak değildir.
Ve sessiz kalanların sayısı, yapılan zulmü haklı çıkarmaz.
Son söz yine vicdana…
Ya insanlığı ve adaleti seçeceğiz ya da gücün, savaşın ve zulmün bizi nereye götürdüğünü hep birlikte izleyeceğiz.
Sonumuz nereye varacak?
Cevabı hâlâ bizim elimizde.
Gazeteci Abdurrahman Elçi

