Başlığı okuyanlar Tolstoy’un aynı adı taşıyan ünlü eserini anımsamıştır muhtemelen. Ancak bu eser hakkında yazmayacağım. Basit bir soru var aklımda. Savaş mı, barış mı? ‘Böyle soru mu olur? Tabii ki barış. Niye savaş isteyelim ki?’ diyenleri duyar gibiyim. Ancak bu insanlığın tarihsel tecrübesi ve mevcut koşullar dikkate alınmadan verilmiş bir cevap, belki sadece bir temenni. (‘İçinde yaşadığımız koşullar çok iyi, güç ilişkilerine dayanan bir dünyada değiliz; ezen ve ezilenin olmadığı bir dünyada yaşıyoruz. Cennetteyiz sanki.’ Burada rücu edelim. Çünkü -bugüne kadar bize tasvir edilen- cennette de güç ilişkilerine dayanan bir yapı yok mu? En nihayetinde orda da sadece cennetle ödüllendirilen mü’minler yok, aynı zamanda onlara hizmet edenler de var. Her neyse.) Böyle bir dünyada yaşamadığımıza göre her ne olursa olsun barış olsun demek ne anlama gelir? Mevcut iktidar ilişkilerinin sürmesi, güçlülerin zayıfları ezmesi, güçlü devletlerin – mesela ABD’nin Venezüella’da yaptığı gibi- güçsüz gördüğünün her türlü kaynaklarına -moda tabirle- çökmesi ve bunun devam etmesi mi? Daha başka birçok olumsuz ve kabul edilmesi, insan olanın içine sindirmesi mümkün olmayan durum ve uygulama sıralamak mümkün. Bunların sürgit devam etmesini istemiyoruz şüphesiz. Böyle bir durumda ‘aman canım barış olsun, savaş niye isteyelim ki?’ demek kolay değil.
Yukarıdaki satırları okuyan bazı okuyucularımız ‘ne yapalım hemen yalınkılıç savaşa mı girelim?’ diyerek karşılık verebilir. Tabii ki hayır. Baştan büyük kayıp ve bozgunla sonuçlanacağı belli olan durumlarda savaş çığırtkanlığı yapmak olsa olsa ahmaklık ve hatta aymazlık olur. Benim demek istediğim o ki, güce dayanan ilişkilerin egemen olduğu bir dünyada geleceğe yönelik planların barışa göre değil, savaşa göre yapılması gerektiği. Savaşın mevcut durumdan daha iyi sonuçlar vermeyeceği durumlarda barışa sığınmak, hatta -zaman kazanmak için- bazı durumlarda taviz vermekten korkmamak akıllı diplomasinin gereği. Ancak eşitsiz ilişkiler içinde ezilen tarafların -koşulları değiştirmek için uygun zaman ve koşulları kollayarak- savaşmaktan başka çaresi yoktur. Aynı şekilde güç ilişkilerinde avantajlı olan tarafın da mevcut durumu korumak için silah kullanmaktan çekinmeyeceği açıktır. Geçmişte değil, günümüzde de bu böyle.
Bu satırları okuyanlar kişisel olarak savaş istediğim çıkarımında bulunabilirler. Ancak ben de herkes gibi barışın egemen olduğu bir ülke ve iklimde yaşamak isterim. Benim kişisel temennim ayrı, hayatın gerçekleri başka şey.
Tabii ki savaş denilince en başta İsrail ve ABD’yi düşünmemek elde değil. Çünkü yaşadığımız coğrafyada savaşın müsebbibi bu ülkeler. En başta İsrail. Çünkü İsrail kendi pozisyonunu korumak için savaşı vazgeçilmez bir yöntem olarak benimsemiş ve bu doktrin çerçevesinde hareket eden bir ülke. Bunun sonucudur ki ön-almayı biliyor. Daha öncesini bir tarafa bırakalım. 1967’de 6 Gün Savaşı’nda Mısır, Ürdün ve Suriye’nin havaalanı ve askeri uçaklarını daha baştan imha etmiştir. Bu savaştan sonra topraklarını dört katına çıkarmıştır. Bu ülkelerin etkisizleştirilmesi ile başlayan süreç bugüne kadar gelmiştir. İsrail bu süreçte kendisine potansiyel tehdit gördüğü tüm ülkelerin askeri potansiyellerini daha büyük bir tehdit haline gelmesini engellemeye yönelik bir anlayışla hareket etmiştir. Suriye’nin iç savaş sonucu tükenmesinden sonra ABD’yi yanına alarak İran’a saldırması da aynı doktrine göre hareket etmesinin bir sonucudur. Tabii bu son savaşta olduğu gibi doğrudan olmasa da ABD ve diğer Batılı güçlerin her türlü desteği -para, istihbarat, teknoloji, silah, mühimmat vs.- olmadan bugüne kadar elde ettiği askeri ve siyasi başarıları kazanması mümkün değildi. Bundan sonra da ABD ve genel olarak Batı desteği olmadan sırf kendi gücü ve imkânları ile kendi varlığını koruması, daha önemlisi geleceğe taşıması mümkün olmadığı açıktır. İsrail’in -güce tapması, hiçbir ilke ve kuralı dikkate almaması sonucu kendi meşruiyetini gene kendisinin etkisizleştirmesi- Batı desteği olmadan kendi varlığını sürdürülebilir olmasının önünde en önemli engellerden biri ayrıca.
Özetle İsrail bölgede muhtemel rakiplerine karşı taarruz pozisyonunda olmak zorundadır. Aksi ya da mutlak bir askeri başarısızlık kendi varlığının sonu olabilir.
Bu noktadan ilk bakışta alakasız görünse de başka bir soruya geçeceğim. İlk gençlik yıllarımızdan itibaren çeşitli vesilelerle şöyle bir soru sık sık kulaklarımıza çalınmıştır. “Osmanlı İmparatorluğu sürekli yeni fetihler peşinde koştu zamanında. Ne işi vardı Viyana önlerinde? Sürekli savaşa ve fetihçiliğe ne gerek vardı?” Bu minvalde sorular bazen bir eleştiri, bazen de bir hayıflanma bağlamında söylense de iki yaklaşımın da hesaba katmadığı durum şudur ki, Osmanlılar savaşı (en azından XVIII. yüzyıla kadar) aynı zamanda bir savunma yöntemi olarak kullanmışlardır. Bunu “en iyi savunma saldırıdır” şeklinde ifade edebiliriz. “Hazır ol cenge, ister isen sulh u salah”. Bu doktrin potansiyel düşmanlarının sürekli savunma pozisyonunda kalmalarına hizmet ediyordu. Bir başka deyişle onları tehdit olmaktan çıkarıyordu. Osmanlılar Haçlı Savaşları döneminde İslam dünyasının Avrupa karşısında uzun yıllar saldırı altında ve savunma pozisyonunda kaldığını biliyordu şüphesiz. Endülüs’ün yüzyıllarca savunma pozisyonunda hayatta kalmaya çalışırken mütemadiyen Katolik Hristiyan taarruzu (reconquista) sonucu yok oluşa sürüklendiği bilgisini de. Osmanlı döneminde bu pozisyon ‘savunma’dan ‘saldırı’ya evrildi. Bu bilinçli bir eylemdi. Barışı korumak için savaşa hazırlıklı olmak gerektiği Osmanlı kaynaklarında çok sık vurgulanır. Gene Avrupa’ya yapılan askeri seferler sadece fetihçi bir anlayışın değil, aynı zamanda İstanbul dahil ana-karayı korumaya hizmet ettiğinin farkındaydı. (Nitekim 1877-1878 Osmanlı-Rus ve 1912 Balkan Savaşı sonucu geri dönmemek üzere Balkanlar’daki ana-karanın nerdeyse tamamı kaybedildi.)
Vaktiyle Osmanlı İmparatorluğu’nun uyguladığı bu doktrini bugün kim uyguluyor? Cevap açık. Ama gene de yazalım. Şüphesiz ABD ve İsrail. ABD’nin soğuk savaş döneminden itibaren açıkça bu doktrini uyguladığı açık. 1990’lardan itibaren Irak, Afganistan, Suriye ve son olarak İran’ın insafsızca bombalanması, Arap Baharı vs. tamamı sürekli taarruzla tüm potansiyel rakiplerini hizaya getirdiği açık. İsrail’den ayrıca bahsetmeye gerek yok. Edilgen ve doğrudan savaşa dahil olmasa da -sembolik katılımlar hariç- her zaman ABD ve İsrail yanında hizalanan diğer Batı ülkeleri de bu minval üzere hareket ettiler. (İngiltere doğrudan savaş içinde de yer aldı.) Bugün ise Avrupa yeni bir yol ayrımında.
Özetle ufukta barış değil savaş görülüyor. Üstelik savaş insanlığın en eski problem çözme yöntemlerinden biri. Bir zamanlar sorunların hukuk yoluyla çözüldüğü, savaşların olmadığı dünyanın kurulabileceğine inanç vardı. Bu inanç bir seraptı belki. İnsanlığın geldiği nokta bu…