Tarihte, insana “bu kadar da olmaz” dedirten olaylar vardır. İnsanın ne kadar zalim ve acımasız olduğunu, tarih boyunca, az veya çok, insanların insana akıl almaz işkenceler yaptığını okuyarak öğreniyoruz. Bu yazımda, yakın zamanda okuduğum iki önemli kitaptan alıntı yaparak insanın acımasız, zalim ve kötü yönleri üzerinde durmak istiyorum. 
Kötüyü görelim ki, iyiye varalım!
Şöyle bir soru ile başlayalım:
Mankafa sizce nedir?
Mankafa denilince aklınıza ne geliyor?
—Kalın kafalı,
—Kafası çalışmayan,
—Aklı kıt,
—Zihinsel engelli, gibi insanla ve özellikle insan aklıyla ilgili şeyler söyleyebiliriz. Peki, bu deyim Türkçeye nereden geçmiştir? diye sorsam, çoğunlukla “bilmiyorum” diyeceksiniz, bu da doğaldır. Her şeyi bilecek değiliz, ya…
İzninizle açıklayayım.
Ünlü Kırgız yazar Cengiz Aytmatov’un Gün Olur Asra Bedel adlı romanında geçen bir efsanede, barbar Juan-Juan savaşçıları Orta Asya bozkırlarını işgal ettikleri dönemde, özellikle tutsak genç delikanlılara korkunç işkenceler yaptığı, bu işkence yönteminin insanların hafızasını yitirmesine ve delirmesine sebep olduğu anlatılır. Bu olayları yaşayan gençlere de “düşüncesiz köle” anlamına gelen Mankurtlar denilmektedir. Romanda olay, oğlu bu olaya maruz kalan bir annenin ağzından şöyle anlatılır:
“Ah oğlum, düşmanlar belleğini kökünden söküp aldıkları, başına deve derisi sararak, kuruyan derinin yavaşça büzülmesiyle, kerpetenle ceviz kırarcasına beynini sıkıştırdıkları, kafana görünmeyen bir çember geçirip, kanla karışık korku yaşlarıyla göz yuvarlaklarını dışarı çıkarıp, Sari Özek’in dumansız ateşinde ölüm öncesi susuzluğun seni canından bezdirdiği, dudağını ıslatacak bir damla yağmurun gökten düşmediği zaman, her şeye yaşam veren güneş senin için dünyadaki ışıklar arasında karanın karası, kötünün kötüsü, gözlerini kör eden bir ışık olmadı mı?” (Cengiz Aytmatov, Ketebe Yayınları, s. 164-165.)
Evet, Juan-Juanlar’ın Orta Asya bozkırlarını işgal ettikleri topraklarda ele geçirdikleri genç delikanlıların kafa derisini yüzüyor, devenin boyun derisini sıcak sıcak kafa derisi yüzülmüş gencin kafasına sarıyor ve dikiyorlar. Genci güneşte aç ve susuz, eli kolu bağlı bir şekilde bekletiyorlar. Acıya dayanamayan gençler ölüyor, çok dayanıklı olanlar ise işkencenin acısından aklını kaybediyor, hafızasını yitiriyor. Bu gençlere mankurtlar deniyor. Bizler ise bu olayı bilmeden, bu sözcüğün türevi olan mankafayı günlük yaşamda kullanıyoruz. Yaşayan köle mankurtlar sahiplerinin en sadık adamları oluyor. Onların sözlerinden asla çıkmıyorlar.
Ne yazık ki, bizde de doğma ideolojilerle beyinleri körelmiş/köleleşmiş insana yakışmayan, mankafa veya mankurt insan sayısı hayli fazla.
İnternet ortamında bu konuda video ve filimler de var. Google’a mankurt yazarsanız çıkıyor.
Diğer bir işkence şekli ise Firdevsi’nin Şahname‘sinin ikinci kitabından alıntıdır.
Kayzer (Bizans, Roma İmparatoru), İran Şahı/hükümdarı Şapûr’a bakın nasıl işkence yapıyor:
“Öte yandan Hükümdar Şapûr yiyip içtikten sonra sarhoş oldu. Yatmak için kendisine ayrılan odaya gidecekti. Kayser’in gözü onun üzerindeydi. Görevli geldi ve onu alarak götürdü. Giderken kendisine: ‘Nersî’nin oğlu Şapûr sensin! Çok ilginç’ dedi. Ardından da onu alarak kadınlar sarayına götürdü ve ellerini bağladı. (…) Hemen sarhoş Şapûr’un yanında bir mum yaktılar ve onu eziyetler ve acılar içerisinde bir eşek derisinin içine sokarak diktiler. Herkes şöyle diyordu: ‘Ünlü İran hükümdarı Şapûr bahtsızlığından tahtı bıraktı da eşek postuna girdi. Demek ki bu eşek postunu arayıp dururmuş.’ Daracık ve karanlık bir odaları vardı. Hemen bu kötü bahtlı Şapûr’u alıp götürdüler. O karanlık odaya attılar. Sonra da odanın kapısını sıkıca kilitlediler. Anahtarı da sarayın baş kadınına verdiler; tenini kendisine ait olmayan bir posta teslim ettiler.” (Firdevsî, Şahname 2, Alfa Yayınları, s. 580-581.)
Görüldüğü gibi bir imparator veya hükümdar, diğer bir hükümdara en aşağılayıcı işkenceyi yapıyor. Rakibini normal yollarla öldürmüyor. Onu çıplak şekilde, taze eşek derisinin içine koyuyor ve deriyi dikiyor. Hem rakibini halkın gözünde eşek durumuna düşürüyor hem de ona dayanılmaz, akla ziyan işkence yöntemi uyguluyor.
İnsanlık geçmişimizin ne yazık ki bir kesiti de bu! Hayat devam ediyor, devran dönüyor. Ona dur diyecek, yönlendirecek gücümüz yok. Ama kendi yaşamımıza ve insanlığın gidişatına yön verebiliriz. Bu tür kötü uygulamalardan uzaklaşarak iyi, güzel şeyler yapabiliriz; sonuçta toplumlar da bizlerden oluşmaktadır.
Çevremizdeki bazı karamsar insanlar ve yaşının gereği çoğu yaşlı birey, hep geçmişi arar ve yaşadıkları dönemi, özellikle dönemin gençlerini şikâyet eder. Sevginin, saygının ve insanlığın kalmadığından yakınır; eskiyi övüp dururlar. Bu tür yakınmalar tarihte hep var olmuştur. Hatta yaşlıların bu yakınmaları, Sümer tabletlerine kadar gitmektedir. İnsan yaşamında iyi ve kötü her zaman bir arada var olmuştur. Kötü olanlarda barbarlıklar, katliamlar ve işkenceler yer alır. Yakın dönemde insanlık, Hitler faşizmini ve bizde ve başka ülkelerdeki askeri faşist yönetimleri yaşadı. Bu yönetimler insanlara ağır işkenceler uyguladı. Ancak yükselen insanlık bilinci ve onuru, işkenceleri ve işkencecileri yendi. Görüldüğü gibi geçmişimiz çok da aranılacak/özlenilecek bir geçmiş değil!
Derim ki: Siz ağlayıp sızlayanlara ve kendi yükünü çekemeyen yaşlıların sözlerine fazla kulak asmayın. Eksiklerimiz olsa da, düne göre insanlık her alanda çok daha iyi bir durumdadır. İyi şeyler yapalım, iyi şeyler düşünelim, kendimize ve keyfimize bakalım.
Gelin hiç bir ayrım yapmadan, insana ve insanlığa yakışmayan işkence ve kötü muameleye karşı net tutum alalım!
İşkencesiz bir  yaşam özlemiyle…