Ali Ekber Pekşen
Türkiye’de eğitim sistemi ve sistemin işleyişi; sürekli bir biçimde sınavlarla, sınav sonuçlarına ait sayısal verilerle ve başarıyı bu sayısal verilere indirgeyen yanıyla kamuoyunda tartışılır oldu. Özellikle ortaokul ve liselerin başarı durumları, üst okullara geçişte esas alınan sınav sonuçlarına göre değerlendirilerek kategorize edildi. Kamuoyu bir bakıma bu anlayışa teslim oldu.
Bu anlayış, eğitim kurumlarının yalnızca üst okullara öğrenci hazırlayan yönünü ön plana çıkardı. Sınav sonuçlarına endeksli başarı algısı, hemen her kademedeki eğitim kurumlarını, özellikle okulları, sınava hazırlık amaçlı çalışmaları merkeze alan faaliyetlere hapsetti. Üst okullara geçişte birinci sırada dikkate alınan kriter sınav sonuçları olunca, veliler çocukları için okul seçerken tercih haklarını, bu kriterin belirleyiciliğini gözeterek kullanmak zorunda kaldılar.
Sınava hazırlık sürecinin temel çalışma mantığının işleyişi, bilinen ve doğru olduğu tartışmasız kabul edilen kayıtlı bilgilerin, kayıtlı olduğu biçimde hafızaya alınması ve sınavlar esnasında tekrarından ibarettir. Skolastik anlayışın ürünü bu işleyiş, öğrencileri ilkokul yıllarında itibaren sorgulamadan uzaklaştırıp, bilinenlerin tekrarına dayalı mekanik faaliyetlere hapsetmektedir. Sınavların merkeze alındığı eğitim öğretim etkinlikleri; öğrencinin çok yönlü gelişimine, kendini keşfetmesine yönelik yöntem ve tekniklere dayalı faaliyetler yerine, işleyişin doğal akışı gereği bilinenlerin tekrarında en etkili olan ezber yönetimini ön plana çıkardı. Ezber yönteminin ezici üstünlüğüyle işleyen eğitim öğretim süreci hem öğrenciyi hem de öğretmeni edilgen kişilere dönüştürmektedir.
Edilgen insanlar hayatın akışında kontrolü ele almak yerine, kendilerini akışa bırakmayı tercih ederler. Sorumluluktan kaçınırlar. Sürecin belirleyenlerinden olmayı, sürecin akışını değiştirmeyi düşünmeden, çevresel faktörlerin ve şartların etkisinde kalan davranışlarıyla ön plana çıkarlar. Bu şartların çerçevelediği sınırlara teslim olmayı yeğlerler. Süreç içinde gelişen yeni durumlar, gelişmeler ve farklılıklarla ilgili yerinde ve zamanında farklı kararlar almazlar. Tereddütlü davranışlar gösterirler. Bu durum başkaları tarafından alınan kararlara boyun eğen, kendi isteklerinden vazgeçen, başkalarının iradelerine tabi olan insan tipini ortaya çıkarır.
Bu özelliklere sahip insanlar; hayatın akışına uygun olmayan durumlarda, duruma müdahil olup düzeltmek yerine, sorumluluk almamayı, dahası hemen mağdur rolü üslenip ve başkaca merkezlerin kararlarına uymayı tercih ederler. Bu tür süreçlerde çoğu zaman ve sıklıkla birilerinin suçlandığı savunma mekanizmalarını devreye alırlar. Savunma mekanizmalarının sıklıkla kullanımı inkâr, bastırma, gerçeklerle yüzleşmekten kaçınmayı beraberinde getirir. Bu durumun sürekliliği, korkuya dayalı iş yapmayı, “yanlış yaparsam” ne olur gibi özgüven eksikliğinin ürünü tutum ve tavırları kalıcılaştırır ve zamanla kişinin normali olur. Bu kişilik özelliklerine sahip bireylerden mürekkep toplumlarda, genellikle lider kültü baskın, otoriter eğilimi destekleyen yönetsel yapıların egemenliği süreklilik kazanır.
Eğitim sistemi ve okullarımızdaki örgün eğitim faaliyetleri sınavların yanı sıra, milli ve dini bayramlarla ve özel günlerdeki tatillerle birlikte ele alınarak gündeme oturdu. Ülke ekonomisindeki yerinin önem sırasına ve sektörel tercihlere göre tatil süreleri belirlenmeye başladı. Çok acı ama eğitim kurumları son zamanlarda sıkça yaşanan şiddetle toplumun ekseriyetince endişeyle takip edilir oldu. Eğitim sisteminin sınavlar, tatiller ve şiddetle birlikte gündeme gelip tartışılıyor olması, meselenin çok önemli kırılmaların sonucunda ortaya çıktığının göstergesidir. Bu kırılmaların temelinde yatan gerçek, sistemin yetersizliğidir.
Örgün eğitim faaliyetleri yalnızca öğrencileri değil, toplumun tamamını ve geleceğini de ilgilendirir. İnsan kaynağının yetişmesi konusunda sorumluluk verilen eğitim sisteminin kırılganlıkları, sisteminin yapısından ve sınav merkezli işleyişinden kaynaklanmaktadır. Adeta skolastik anlayışa teslim olan sistemin sorunları, kronikleşmiştir ve her eğitim öğretim yılında kendini yeniden üretmektedir.
Eğitim öğretimin işleyişi sırasında yaşanan ve toplumda infial yaratan bir olay ya da sadece sınav sonuçları, uzun yıllara dayalı ve kronikleşmiş biçimde tekrar eden durumlardır. Bunları, münferit bir olay gibi değerlendirmek, sorunu ötelemektir. Sistemin özüne dokunulmasını istemeyen bu anlayış müesses nizamı koruma refleksinin ürünüdür.
Eğitim sisteminin yetersizliklerle, beklentilere cevap veremeyen yönüyle gündeme gelmesi ve durumu kamuoyunun endişeyle izlemesi dikkate alınmalıdır. Yapılması gereken, sistemin kurgu aşamasından, çıktılara kadar uzanan sürecin kırılmalara yol açan nedenleri üzerine yoğunlaşmaktır. Aksi takdirde, olayların görünen yüzüyle ele alınması ve bir an önce kamuoyunun gündeminden düşmesine yönelik popülist yaklaşımlar, olumsuzlukları ötelemekten başkaca bir işe yaramayacaktır.