Ali Ekber Pekşen

Gezegenin farklı coğrafyalarındaki ülkelerin büyük ekseriyeti, zamanın ruhu veya mecburiyeti ya da zoru nedeniyle evrensel hukuk ve insani değerler dikkate alınmadan sınırlar, semboller ve kutsallarla birbirinden ayrılmıştır. Bu mecburiyetler, insanlık tarihinin hemen her evresinde büyük paylaşım savaşları sonunda emperyalist devletler tarafından dayatılmıştır. Dayatma öncesi, emperyal irade belirlediği zaman aralığında savaşın bitirilmesine karar verir. Bu amaçla “barış masası” kurulur. “Barış masası” temsilcilerinden mürekkep komisyon üyelerinin çoğunluğunun “mutabakatıyla” kararlar alınır.

Bu kararlar; asıl muhataplarının temsilcilerinin karar sürecine katılıp katılmadıklarına bakılmaksızın, taraflara dayatılır. Bu dayatmalar tarihlenen ve belgelenen gerçekleridir, hayatlardır. Bu mecburiyetler dışında tercih hakkı olmayan ülkelerin temel gerçeği ise, emperyal güçlerin bağımlısı olmaları ve çoğunlukla geleceği olmayan belirsizliğe doğru sürüklenmeleridir.

Askeri, siyasi ve ekonomik bağımlılıkları nedeniyle bu dayatmalarla karşı karşıya kalan bağımlı, yarı bağımlı, kısmi sömürge ya da alt emperyal ülkelerin yönetimlerine düşen görev ise, ülke insanını bu mecburiyetlere alıştırmaktır. Yönetim bu amaçla, toplumsal desteği ve ülke içi kabulleri sağlayacak politikalar üretir. Bu politikalar genellikle ve ısrarla “milli” ve “dini” duygulara hitap eden içerikler ihtiva eden kavramlardan yararlanılarak belirlenir. “Birlik ve beraberlik” amaçlı tek taraflı yürütülen bu politik enformasyonun besin kaynağı sınırlar, semboller, milli kahramanlar ve kutsallardır. Bu kavramların karşılığı olan tasavvurun toplumsal hafızada yer etmesi için, her türden iletişim aygıtları ve yöntemleri kullanılır. Özellikle eğitim sistemi bu amaçla organize edilir, örgün eğitim kurumlarının faaliyetleri bu amaca uygun yürütülecek şekilde düzenlenir ve sınırlandırılır. 

Duygulara hitap eden sistematik çabalarla yeni bir toplumsal hafıza yaratmaya yönelik tek taraflı ajitasyonla yürütülen bu politikalar, milli devletlerin varlık, yokluk meselesi olarak algılanır ve devletin sürekliliği bu minval üzerine oluşturulacak toplumsal desteğe bağlanır. “Devlet aklı” bu desteğin sürekliliğini sağlama esasını vazgeçilmez olarak benimser ve bütün çabalarını bu amaca hizmet için planlayıp, uygular.

Bu anlayışın ürünü milli devlet projelerinin meşruiyeti, sınırları dahilindeki “homojen” bir millet ve tarih ve kültür birliği anlayışına bağlanmıştır. Bu anlayışla tarihteki yerini alan milli devletlerin ortaya çıkışı, Ortaçağ’ı sonlandırarak Yeni Çağ’ı başlatan ve zamanının devrimci dönüşümü olarak insanlığa sunularak kayıtlanan 1789 Fransız İhtilali ile tarihlenmiştir. Aynı zamanda feodal yönetimlerin sonunu getiren bu proje; milliyetçilik akımının sonucu ortaya çıkmıştır. Zamanının modern, çağdaş ve ilerici vasıflar atfedilen bu siyasal anlayışına uygun düşünce ürünü devlet şekli olarak kabul görmüştür.  

Günümüzün milli devletlerinin en belirgin özellikleri ise katı yönetim uygulamalarıyla gündemde olmalarıdır. Bu uygulamaların gerekçesi genellikle ve çoğunlukla, birlik ve bütünlüğün korunması ve milli güvenliğin sağlanması esaslı faaliyetlerdir. Devlet aklına göre bu durum, her şeyden önceliklidir. Bu öncelikle belirlenen politikaların dayanağı, devletin kuruluş kodlarını oluşturan “tekçi” zihniyettir.

Bu zihniyetin sürekli kırmızı çizgilerle belirlediği dokunulmaz değerleri vardır. Her tür faaliyet bu çizgiler dahilinde yürütülmelidir. Devlet, yönetim anlayışını bu doğrultuda organize eder ve tüm uygulamaları bu sınırları gözeterek devreye alır. Bu durum çoğunlukla yasaklar şeklinde ön plana çıkar. Yaşananlar, günlük siyasetin malzemesi olmaya en uygun ve vazgeçilmez politika malzemesi olarak ele alınır. Kutsal ve dokunulmaz değerleri esas alan, sembollerle ifade edilen politikalar, ülke içi siyasetin belirleyicisi olur ve yönetim katından kamuoyuna sunulur. Süreci akamete uğratmamak için söylemin dozu ayarlanır. Amaç, müesses nizamın ömrünü uzatmaktır.  

Milli devlet zihniyeti günümüzde evrensel hukuk ve insan haklarını dikkate almayan uygulamalarıyla ön plana çıkmaktadır. Bu uygulamalar; kadınların özgürlüğünü ve emeğin haklarını dikkate almayan, inanç ve etnisite yönünden farklı aidiyetleri olan toplumsal kesimleri ötekileştiren ve bunların kendi kaderlerini belirleme haklarına izin vermeyen, yerinden yönetim uygulamalarını görmezden gelen, ifade özgürlüğünü kısıtlayan, eşit yurttaşlık esasını benimsemeyen, çevreye, tabiata karşı yıkımı esaslı pratiklerle görünür vaziyettedir.

Doğrudan demokrasiyi ve yerinden yönetimi esas alan, çoğulculuk esasına göre işleyen yerel meclisler aracılığıyla alınacak kararları, yukarıya doğru konfederal bir işleyişle koordine eden, farklılıkları dikkate alan, kültürel çoğunluğa dayanan ve eşit yurttaşlık anlayışını benimseyen devlet inşa edilmelidir.