Mehdi Zana Kürt halkının önemli değerlerinden biriydi. Direnen ve bedel ödeyendi. Onun vefatı Kürt halkının çok önemli ulusal bir kaybıdır.
Ben, 1977 yılında Diyarbakır Belediyesi’nde vekaleten Temizlik İşleri Müdürü iken, o aynı yıl Diyarbakır’da belediye başkanlığını kazandı. Yollarımız ayrıldı. Sonra 1982’de Diyarbakır 5 Nolu’da yollarımız yeniden kesişti. Dostluğumuz perçinlendi.
29 Ağustos 2026 günü vefat edişinin ardından bir yazı yazmak istedim, ama kendimi yazı yazma moduna alamadığım için yazamadım. Ben de Başkanım Mehdi Zana’nın anısına hürmeten anılarımı içeren Yoldaş Koçero (TÜSTAV Yay., 2011, İst.) kitabımdan ufak bir bölümü, ilişkimizin insanı yanına şahitlik eden bölümü ve tarihi değerde olduğuna inandığım bir mektup ve fotoğrafını paylaşmak istiyorum (Yoldaş Koçero, s. 135-137):
[“Abbas Peygamberin Torunu Aramıza Hoş Geldin!”
karanlık gecenin o kalbe işleyen sessizliğinde
ampullerin kirli ışığında
ölümün soğuk soluğu ensende
hücrede bir başınayken
veya koğuşta arkadaşlarınla
ranzada yatarken
diyarbakır-siverek karayolundan
gelip gecen arabaların sesini
hiç dinlediniz mi?
12. Koğuş’a ilk gittiğim andaki gardiyanın ismini hatırlamıyorum. Sonrasında “Kasap” kod adlı bir gardiyan geldi. Uzun boylu, atletik yapılı biriydi. Çok zalim olduğu söyleniyordu. Benim zalimliğini görmeye zamanım olmadı: Hücreye gönderildim.
5 Nisan 1983’de, Kasap’ın gelişinin ikinci veya üçüncü günü 12. Koğuş’un kapısı açıldı, “Müslüm Üzülmez avukat görüşmen var, çık!..” denilerek çıkartıldım. Yanımda Kasap, koşar adım koşuyoruz. Avukat Görüş Yerine değil, insanların topluca dövüldüğü, dayaktan geçirildiği Sinema Salonuna götürüldüm. Duvar dibinde yüzüm duvara dönük “Çök” komutuyla asker usulü nizami çöktüm. Kasap uzaklaştı. Bir müddet sonra geldi ve “Kalk” komutuyla kalktım. Bana, “Sen ispiyoncu musun?” diye direk sordu. “Hayır, değilim Komutanım” dedim. Bunun üzerine; “Neden değilsin?” diye sordu. Devrimciliğim, komünistliğim hiç aklıma gelmedi o anda, içimden doğaçlama olarak “aile terbiyem müsait değil” dedim. Bu cevabım üzerine, cezaevinde zalimliğiyle nam salmış Kasap denilen çam yarması gardiyan; “Rahat otur aslanım” dedi. Demesiyle sanki o anda dünyalar benim oldu, kendime olan güvenim bin kat arttı. O an, insan onurlu bir davranış sergilediğinde düşman bile saygı göstermek zorunda kalıyor diye düşündüm ve direnme gücü kazanarak teselli buldum. Bir insanın kendine ihaneti, o insanı yaşayan ölü hâline sokar. Bundan çok emindim.
Kasap beni sonra Makinist Odasına götürdü. Ankara'dan benim için geldiğini söyleyen kudretli bir üsteğmen Türkiye Komünist Partisi'nin kuruluşu, mücadelesi, kurtuluş savaşına katkısı üzerine esaslı bir nutuk çekti. Güzel anlatıyordu ve biliyordu. Dinledim. Sonra, kurtuluş savaşının devam ettiğini, şeriatçılığa ve Kürtçülüğe karşı birlikte çalışmadan söz etti. Ve tatlı sert, dava dosyamı incelediğini, siyasi polisi yanıltabileceğimi, ama kendisini yanıltamayacağımı, benim TKP içinde önemli biri olduğumu söyleyip, bu savaşımda birlikte mücadele vermemiz gerektiğini; bunun için önce televizyona çıkartılacağımı, “TKP-Moskova İlişkisi”ni açıklamam gerektiğini belirtti. Karşılığında cezaevinden çıkartılacağımı, birçok imkânlara kavuşacağımı, kabul etmediğim takdirde ağır ceza alacağımı, yaşam boyu burada sürüneceğimi söyledi. Ben, kabul etmedim. Kasap’a dediğim gibi, Üsteğmen’e de “aile terbiyemin buna müsait olmadığını” söyleyip yardımcı olamayacağımı bildirdim. Bunun üzerine 36. Koğuş’un gardiyanı “Sütçü”yü çağırıp, “Banyo”ya götürülmemi emretti.
Sütçü beni önüne katıp 36. Koğuş’un birinci katında “Banyo” denilen boklu hücrelerden 6. Hücre’ye kapattı. Yaklaşık 2 ay bu boklu hücrede kaldım. Burada etik açıdan şunu da açıklamak zorundayım: Ne Sinema Salonuna ne de boklu hücreye götürülürken dövülmedim. Ama birazcık zayıflık gösterenleri dayaktan geçirmeyi bırakın, 36. Koğuş’un girişinde aynı davadan tutuklu sanıkları nasıl birbirilerine dövdürdüklerine gözlerimle şahit oldum.
diyarbakır 5 nolu’da
bizler yolcu onlar hancı
dökülenler oldu birer ‘çorbacı’
hancı başları geçecek tarihe
ibn ibne-i sadist hacı
Mehdi Zana 2. Kat, 1. Hücre’deydi. Abbas Peygamber’in türbesinin Ergani’de olması rivayetinden olacak ki, bana “Abbas Peygamberin Torunu” ismini takmıştı. Sadece bana değil, çocuklarıma da “Abbas Peygamberin Torunu” derdi. Yıllar sonra bile bu “Torun” sevdasından vazgeçmedi. Eskişehir Cezaevi’nden gönderdiği 14 Mart 1989 tarihli mektubu buna güzel bir örnektir. Hoşgörüsüne sığınarak paylaşmak istiyorum:
“Sevgili Kardeşim,
Geçen bunca acı ve tatlı günleri geride bırakarak nihayet mektuplaşma fırsatı bulabildik. Hele çocukların resimlerine öyle sevindim ki; sürekli bakıp bakıp seni hatırlıyorum. İkisi de size çok benziyorlar, tamı tamına Hazreti Abbas ve Zülküf peygamberin torunları oldukları hemen anlaşılıyor. Analı ve babalı büyümelerini ve ailece mutlu olmanızı dilerim. Rahatsızlığına çok üzüldüm. Çok çok geçmiş olsun. 5 No’lu zindan o dönemde içeri giren herkeste büyük tahribatlar yarattı. Geçenlerde M. Ali Eren buraya ziyarete geldi. Mazlum Eren’de hasta imiş, üstelik ilik kanseri olmuş. O da cezaevinin yarattığı durumdanmış. Ne yapalım, mücadelede böyle şeyler olur, sebep olanlar utansın.
Dilek (Carlı)’in haberini aldım. Mustafa (Dağcı) ve İsfendiyar (Eyyüboğlu)’dan haber alıyorum. Doktor Vedat (Hayrullahoğlu) nerde, ondan haber alamadım. Ali Haydar (Üzülmez)’a benden çok selam söyle(*). Adımlar’ın gecesinin iyi geçtiğinin haberini almıştım. Dergi sürekli bana geliyor, izliyorum. Ben de artık yaşlandım. Son 37 ve 19 günlük açlık grevleri beni epey yıprattı. Fakat sıhhatim yerindedir, gayet iyiyim. Sürekli spor yapıyorum. Senin anlayacağın yaşamı zorla, iteleyerek sürdürmeye çalışıyorum. Bakalım ilerde neler çıkacak?
Yengeye selam ve saygılarımı söyle. Çocukların gözlerinden öperim. Gelecek özgür günlerde buluşma dileğimle, hoşça kalınız.
Sevgi ve saygılarımla.
Mehdi Zana”
Neyse, 36. Koğuş’a götürülüp hücreye konulmamın ardından “Sütçü”nün koğuştan ayrılmasıyla, Mehdi Zana hem Kürtçe hem Türkçe olarak seslendi. “Heval, kimsin, hangi koğuştan geldin?” diye sorular sormaya başladı. Kendimi tanıtınca, “Abbas Peygamberin torunu aramıza hoş geldin!” deyip moral vermeye başladı. Ardından İsfendiyar seslendi ve kendisinin de 1. Kat 10. Hücre’de olduğunu söyledi.
Mehdi Zana’nın Eskişehir Cezaevi Günlerinden. 17 Ocak 1989
Fotoğrafın arkasında “Görülmüştür -Nöbetçi Müdür” kaşesi ve “Çok sevdiğim Ozan ve Utku kardeşlerime sonsuz sevgilerimle. -M. Zana” yazısı bulunmaktadır.]
(*) Mektupta parantez içindeki soy isimlerin yazımı bana aittir. -M. Üzülmez
***Başkanım Mehdi Zana’yı, bu güzel insanı saygı ve sevgiyle anıyorum. Mekânı gülistanlık, mücadelesi ve anısı ise Kürt halkının ulusal birliğine ışık olsun.
***Önerim: Diyarbakır’ın merkezinde tarihi bir yapıda bir Mehdi Zana Müzesi açılmalı ve bunun öncülüğünü de Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanlığı yapmalıdır. Mehdi Zana ile ilgili dava dosyaları, gazete haberleri, TV arşivlerindeki görüntüleri, fotoğrafları, mektupları, yazılar her şey dünyanın her yerinden toplanıp bu müzede sergilenmelidir. Ve kendi yazı ve kitaplar da… Böylesi bir girişim bence harika olur.
4 Eylül 2026:
https://www.tigrishaber.com/mehdi-zananin-anisina-hurmetten-9365yy.htm
yayımlandı.
Köşe Yazıları Hakkında
Sitemizde yayımlanan köşe yazıları, yazıyı kaleme alan yazarın kendi görüş ve düşüncelerini yansıtır. Yazıların içerik ve sorumluluğu tamamen yazarına aittir. Bu görüşler, sitemizin kurumsal görüşünü ifade etmez.