Adaletin sustuğu yerde haksızlık konuşur, gerçeğin sustuğu yerde yalan güç kazanır. Bugün en büyük sorunlardan biri, insanların doğruyu bildiği halde çıkarı, makamı, korkusu veya hesabı nedeniyle susmasıdır. Oysa adaletli konuşmak, herkesin karşısında aynı ölçüyü kullanmak ve yanlış kimden gelirse gelsin “yanlış” diyebilmek cesaret ister.

ADALET, KORKANLARIN DEĞİL CESUR OLANLARIN SINAVIDIR

Adalet…

İnsanlığın en temel değerlerinden biri. Ancak bugün bu kelimeyi herkes kullanıyor, fakat herkes aynı anlamı yüklemiyor.

Kimileri adaleti kendisi için istiyor, başkası söz konusu olduğunda sessiz kalıyor. Kimileri haksızlığa uğradığında kıyameti koparıyor, aynı haksızlık başkasına yapıldığında ise kafasını başka yöne çeviriyor.

İşte asıl sorun tam da burada başlıyor.

Adalet, yalnızca bize dokunduğunda hatırlanacak bir kavram değildir.

Adalet varsa herkes için vardır. Yoksa hiç kimse için yoktur.

Bugün dünyanın farklı bölgelerinde yaşananlara baktığımızda adalet anlayışının ne kadar ağır sınavlardan geçtiğini görüyoruz. Güçlü olanın daha fazla söz sahibi olduğu, çıkarların zaman zaman insan haklarının önüne geçtiği tartışmalar yaşanıyor. Siyasetten toplumsal hayata kadar birçok alanda insanlar gerçeği söylemek yerine işine geleni söylemeyi tercih edebiliyor.

Peki neden?

Çünkü doğruyu söylemenin bir bedeli var.

Adaletli konuşmak cesaret ister.

Bir insan, karşısındaki güçlü olduğu için susuyorsa adaletten söz edemez. Makamını kaybetmemek için gördüğü yanlışa sessiz kalıyorsa adaletli davranmış olmaz. Kendi çevresinin yaptığı yanlışı görmezden gelip başkasının yanlışını büyütüyorsa, aslında savunduğu şey adalet değil, tarafgirliktir.

Gerçek adalet, “Benim tarafım” ile “karşı taraf” arasındaki ayrımı ortadan kaldırır.

Yanlış kimden gelirse gelsin yanlış diyebilmek gerekir.

Doğru kimden gelirse gelsin doğruyu teslim edebilmek gerekir.

İşte cesaret budur.

Bugün toplumun en büyük problemlerinden biri de insanların birbirine göre konuşmasıdır. Güçlüye başka, güçsüze başka söz söylemek; makam sahibine başka, sıradan vatandaşa başka davranmak; dostunun hatasını savunurken başkasının hatasını suçlamak…

Bunların hiçbirinin adı adalet değildir.

Adalet terazisinin bir kefesine çıkarı, diğer kefesine gerçeği koyduğunuzda terazi mutlaka bozulur.

Bu nedenle herkesin kendisine şu soruyu sorması gerekiyor:

“Ben gerçekten adaleti mi savunuyorum, yoksa sadece kendi çıkarıma uygun olanı mı savunuyorum?”

Bu sorunun cevabı kolay değildir.

Çünkü insanın başkasını eleştirmesi kolay, kendisini sorgulaması zordur.

Gazetecilikte, siyasette, iş hayatında, sosyal yaşamda ve toplumun her alanında ihtiyaç duyduğumuz şey tam olarak budur: Korkmadan konuşabilmek.

Elbette konuşmak kolaydır. Asıl mesele, sonuçlarını düşünmeden değil; sonuçlarını bilerek doğruyu söyleyebilmektir.

Bazen adaleti savunmak yalnız kalmayı gerektirir.

Bazen tepki görmeyi…

Bazen eleştirilmeyi…

Bazen de susmanın daha kolay olduğu yerde konuşmayı…

Ama unutulmamalıdır:

Haksızlık karşısında susmak, haksızlığı ortadan kaldırmaz. Sadece onun daha fazla büyümesine izin verir.

Adalet susarsa toplumun vicdanı yaralanır.

Gerçek susarsa yalan güçlenir.

Cesaret susarsa haksızlık kendisine daha fazla alan bulur.

Bu yüzden bugün ihtiyacımız olan şey daha fazla gürültü değil, daha fazla dürüstlük, vicdan ve cesarettir.

Çünkü adalet, yalnızca mahkeme salonlarında aranan bir kavram değildir.

Adalet; insanın dilinde, davranışında, kararında ve vicdanında başlamalıdır.

Ve unutmayalım:

Adaletli konuşamayanın adalet talebi eksiktir. Gerçeği söylemeye cesaret edemeyen ise adaletin yanında durduğunu iddia edemez.

Çünkü adalet cesarettir.

Cesaret ise kimden yana olduğuna bakmadan, doğruyu doğru; yanlışı yanlış söyleyebilmektir.

Süleyman Turan