Gece 02:17.
Karanlık bir odada, bir adam telefonunun ışığına bakıyor.
“Son bir video daha…” diyor.
Sonra bir tane daha. Bir tane daha… Gözleri yanıyor. Yarın önemli bir toplantısı var. Ama elini durduramıyor.
Mesele şu ki, durdurmak istemiyor değil, durduramıyor.
İnsan kendini özgür sanır. “Ben istedim, ben yaptım” der.
Peki gerçekten öyle mi?
Bir gün telefonunu bırakmayı dene.
Şekeri kes.
Sosyal medyayı kapat.
Telaşı bırak.
Bakalım karar gerçekten sana mı ait…
Yoksa kısa bir süre sonra seni eski alışkanlıklarına geri götüren görünmez bir güç mü var?
Beyin, yaşadığı her deneyimi kimyasal bir dile çevirir.
Keyif aldığında dopamin salgılar.
Tehlike hissettiğinde adrenalin ve kortizol devreye girer.
Huzur bulduğunda serotonin yükselir.
Ve bu sistem, sessiz ama güçlü bir mesaj verir:
“Her ne yapıyorsan tekrar yap.”
Sorun şu ki, “bir kez daha” çoğu zaman yalnızca bir kez değildir.
Dopamin, motivasyonun yakıtıdır.
Ama aynı zamanda bağımlılığın da kapısını aralar.
Kortizol ise hayatta kalmanın alarmıdır.
Ancak uzun süre devrede kaldığında insanı yavaş yavaş tüketir.
Başta küçük bir keyif…ya da küçük bir stres sinyali…
Zamanla aynı etki için daha fazlası gerekir. Daha fazla uyarı, daha fazla gerilim, daha fazla tetiklenme…
Bir noktadan sonra insan şunu fark eder:
Yaptığı şey artık bir tercih değildir; ya kaçtığı bir stresin sonucu, ya da kovaladığı bir hazzın tekrarıdır.
Bir başka sahne…
Bir çalışan, yöneticisinin bakışıyla gerilir. Kalbi hızlanır, bedeni kasılır.
Ortada somut bir tehdit yoktur. Ama beden çoktan kararını vermiştir:
“Tehlike var.”
Adrenalin ve kortizol devrededir.
İnsan bazen savaşmaz, kaçmaz, sadece susar. Ama beden susmaz.
Bastırılan her duygu, zamanla daha yüksek bir sesle geri döner.
Bir de konforun sessiz etkisi vardır.
Serotonin huzur verir, denge sağlar. Ancak bazen insanı öyle bir noktaya getirir ki her şey yolundayken bile ilerleme durur.
Çünkü rahatlık, çoğu zaman hareketin önündeki en görünmez engeldir.
Konfor alanı, en tehlikeli tuzaklardan biridir. Çünkü içindeyken fark edilmez.
Şimdi asıl soruya gelelim:
Gerçekten seçimlerimizi biz mi yapıyoruz?
Yoksa hormonlarımız mı?
Belki şu an bile bu yazıyı okurken, aklın bir yere kayıyor…
telefonuna bakmak istiyorsun ya da “birazdan bakarım” diyorsun.
İşte tam o an, bu yazının anlattığı şeyin içindesin.
Dopamin “bir kez daha” dediği için mi devam ediyoruz?
Kortizol “tehlike var” dediği için mi geri çekiliyoruz?
Adrenalin “hızlan” dediği için mi acele ediyoruz?
Serotonin “rahatla” dediği için mi yerimizde kalıyoruz?
Rahatsız edici ama güçlü bir ihtimal var:
İnsan, farkında değilse bir karar verici değil, bir tepkiler bütünüdür.
Ama iyi haber şu:
Farkındalık devreye girdiği anda bu döngü kırılmaya başlar.
Kendine şu soruyu sorabildiğin an:
“Ben şu an gerçekten bunu yapmak istiyor muyum, yoksa bedenim bana bunu yaptırıyor mu?”
İşte o an, ilk gerçek seçimini yaparsın.
Ve belki de hayatın en kritik ayrımı tam burada başlar:
Dürtülerle yaşayanlar ve farkındalığıyla yön verenler.
“Bazen en büyük özgürlük, istediğini yapmak değil; kendini durdurabilmektir.”
Hayatını değiştiren şey, verdiğin kararlar değildir.
O kararları gerçekten kimin verdiğini fark etmektir.
Arif Vural