Üstelik ne yapması gerektiğini gayet iyi bildiği hâlde...
Bir düşünün. Hayatınızda kaç kez “Artık yeter!” dediniz? Kaç kez bir şeyleri değiştirmeye, yeni bir başlangıç yapmaya karar verdiniz? O gün kendinize söz verdiniz. Bundan sonra her şeyin farklı olacağına inandınız. Sonra günler, aylar, hatta yıllar geçti. Bir gün dönüp baktığınızda kendinizi yine aynı yerde buldunuz.
Kararınızı vermiştiniz. Ancak hayatınızda değişen pek bir şey olmadı.
Bugün sizinle insanın kendi içinde yaşadığı bu çelişki üzerine konuşmak istiyorum. Adına da ARAF diyorum. Kalmak istemediğimiz bir yer ile adım atmaktan çekindiğimiz bir gelecek arasında sıkışıp kaldığımız o yer. Kararımızı verdiğimiz hâlde harekete geçemediğimiz, eski hayatımızdan uzaklaşmak isterken yeni hayatımıza başlayamadığımız o aralık.
Hayatımız kararlarla şekilleniyor. Sabah uyandığımız andan gece başımızı yastığa koyduğumuz ana kadar sürekli seçimler yapıyoruz. Bunların önemli bir bölümünü uzun uzun düşünmeden gerçekleştiriyoruz. Alışkanlıklarımız ve geçmiş deneyimlerimiz günlük yaşamımızı kolaylaştırıyor. Beynimiz, tekrarlarla yerleşmiş davranışları büyük ölçüde otomatik biçimde sürdürebiliyor.
Ne güzel bir kolaylık, değil mi?
Ancak gözden kaçırdığımız bir ayrıntı var. Bize zarar veren davranışlarımız da alışkanlığa dönüşebiliyor. Aynı sorunları yaşamaya, aynı hataları tekrarlamaya devam edebiliyoruz. Değişmesi gerektiğini bildiğimiz şeyler zamanla hayatımızın alışılmış parçaları hâline geliyor.
Alıştığımız hayatın içinde mutsuz olsak da o hayatın sınırlarını tanıyoruz. Değişim ise bizi bilmediğimiz koşullarla karşı karşıya getiriyor. Yeni bir iş, farklı bir şehir, biten bir ilişki... Her biri belirsizlikleri ve kaybetme ihtimalini beraberinde getiriyor. Alışkanlıklarımız bizi tanıdık olana yöneltirken zihnimiz değişimin risklerini değerlendirmeye başlıyor. İşte burada önemli bir gerçekle karşılaşıyoruz: Konfor alanımız her zaman konforlu olmayabilir.
İnsan kendisini mutsuz eden bir düzene de alışabiliyor. Hatta o düzenin dışına çıkmak, içinde kalmaktan daha ürkütücü gelebiliyor.
Gelelim karar vermekle harekete geçmek arasındaki farka. Sağlıklı yaşamaya, kitap yazmaya, işimizi değiştirmeye veya bir ilişkimizi düzeltmeye karar verdiğimizde içimizde bir rahatlama hissedebiliyoruz. Sanki yapılması gereken işin önemli bir bölümünü tamamlamışız gibi. Oysa karar vermek zihinsel bir başlangıçtır. Kararın hayatımızda karşılık bulması davranışlarımızla mümkün olur. Sağlıklı yaşamaya karar vermek beslenme alışkanlıklarımızı değiştirmiyor. Kitap yazmaya karar vermek ilk sayfayı doldurmuyor. Bir ilişkiyi düzeltmeye karar vermek yapılması gereken konuşmanın yerini tutmuyor.
Karar almakla o kararın gereğini yerine getirmek için adım atmak aynı şey değil.
Psikoloji araştırmaları da güçlü niyetlerimizin her zaman davranış değişikliğine dönüşmediğini gösteriyor. Bir şeyi gerçekten istemek, onu gerçekleştireceğimiz anlamına gelmiyor. Kararlarımızın hayatımızda karşılık bulabilmesi için somut adımlara ihtiyacımız var.
Burada bir başka önemli konuya dikkatinizi çekmek istiyorum: Değerlerimiz.
Verdiğimiz kararların hangi değerlere hizmet ettiği önemli. Özgürlüğe değer veren bir insan, başkalarını memnun etmek uğruna kendi isteklerinden vazgeçtiğinde huzursuzluk yaşayabilir. Dürüstlüğü önemseyen biri, kabul görmek için kendisine ters düşen davranışlar sergilediğinde içsel bir çatışmayla karşılaşabilir.
Bu nedenle “Ne istiyorum?” sorusunun yanında “Bu karar benim hangi değerime hizmet ediyor?” sorusunu da sormalıyız.
Değerlerimizle uyumlu kararlar her zaman istediğimiz sonuçları getirmeyebilir. Ancak o kararları neden verdiğimizi bilmek, sonuçlarıyla yüzleşmemizi kolaylaştırabilir. Başkalarının beklentileriyle kendi değerlerimiz arasındaki farkı görebilmek de bu yüzden önemli. Elbette hayatın gerçeklerini görmezden gelemeyiz. İnsan yalnızca korktuğu için bulunduğu yerde kalmaz. Ailevi sorumlulukları, ekonomik koşulları, sağlık sorunları olabilir. Bu nedenle harekete geçemediğimizde kendimizi suçlamak yerine bizi durduran nedenleri anlamaya çalışmalıyız.
Ancak şunu da unutmayalım: Karar vermemek ya da verdiğimiz kararı sürekli ertelemek de sonuçlar doğurur. Biz beklerken zaman ilerler, koşullar değişir, fırsatlar gelip geçer. Olduğumuz yerde kalmanın da bir bedeli vardır.
Buradan çıkışın ilk adımı kendimize karşı dürüst olmak. Neyi değiştirmek istediğimizi, bunun hangi değerimize hizmet ettiğini ve bizi neyin durdurduğunu anlamak. Ardından koşullarımız içinde gerçekleştirebileceğimiz somut bir adım belirlemek. Her şeyin bir anda değişmesine gerek yok. Küçük bir başlangıç bile kararlarımızla yaşadığımız hayat arasındaki mesafeyi azaltabilir.
Sevgili dostum,
Bazı kararları vermek için zamana, bazılarını uygulamak için hazırlığa ve uygun koşullara ihtiyacımız var. Bunların hepsi anlaşılır. Ancak hazırlık yapmakla sürekli ertelemek arasındaki farkı da görebilmeliyiz.
Burada kendimize sormamız gereken soru şu:
“Ben gerçekten doğru zamanı mı bekliyorum, yoksa yıllar önce verdiğim bir kararı hâlâ vermeye devam mı ediyorum?”
Hayatımızı değiştiren yalnızca aldığımız kararlar değil, o kararların ardından yaptıklarımızdır.
ARAF, bazen iki karar arasında kaldığımız yer değil, verdiğimiz kararla atamadığımız adım arasındaki mesafedir.

