Günümüzde neye bakarsak bakalım, her şeyin hızlandığını görüyoruz. İnternet hızlandı, işler hızlandı, raporlar hızlandı, ödevler hızlandı, ulaşım hızlandı, alışverişlerimiz hızlandı, iletişim hızlandı. Yapay zekâ birkaç saniyede metin yazıyor, telefonlarımız bizi dünyanın öbür ucuna bağlıyor, sosyal medya her an yeni bir gündemi önümüze getiriyor.

Aslında bütün bunları hayatımız kolaylaşsın diye yaptık. Daha az yorulalım, daha çok zaman kazanalım, işlerimizi daha pratik çözelim istedik. Niyetimiz buydu. İnsanlık olarak zamandan kazanmak istedik.

Ama geldiğimiz noktada çok ilginç bir şey oldu.

Her şeyi hızlandırdık ama hiçbirimizin zamanı kalmadı.

Gün bize yetmiyor. İşler bitmiyor. Mesajlar bitmiyor. Bildirimler bitmiyor. Beklentiler bitmiyor. Her geçen gün daha hızlı çalışıyoruz ama daha çok yoruluyoruz. Daha kolay iletişim kuruyoruz ama birbirimizi daha az dinliyoruz. Tarihin hiçbir döneminde bu kadar çok iletişim aracına sahip olmadık belki; ama yine belki tarihin hiçbir döneminde kendimizi bu kadar yalnız hissetmedik. Daha fazla bağlantıdayız ama kalıcı bağlarımız gün geçtikçe azalıyor. Her an bir yerlere yetişiyoruz ama sürekli bir geç kalmışlık hissi bizi anbean tüketiyor.

Acaba biz hızlandıkça ruhumuz geride kalmış olabilir mi?

Yerli kültürlere atfedilen güzel bir hikâye vardır. Bir grup insan, uzun bir yolculuğa çıkar. Yanlarında onlara rehberlik eden yerliler vardır. Yolculuk boyunca hızlı yürürler. Bir an önce varmak, daha fazla mesafe almak, zamanı iyi kullanmak isterler.

Fakat bir sabah rehberler yürümeyi bırakır. Sessizce otururlar. Yolcular bu duruma anlam veremez. İçlerinden biri sorar:

“Niçin durduk? Yoruldunuz mu?”

Rehberlerden biri sakin bir şekilde cevap verir:

“Hayır, yorulmadık. Sadece çok hızlı gittik. Ruhlarımız geride kaldı. Şimdi onların bize yetişmesini bekliyoruz.”

Ne kadar derin bir cevap değil mi?

Bence bugünün insanını anlatan en güzel cümlelerden biri bu. Çünkü biz de çok hızlı gidiyoruz. Sabah uyanır uyanmaz telefona bakıyoruz. Daha kendimize “Günaydın” demeden başkalarının gündemine giriyoruz. Sonra işe yetişiyoruz, toplantıya yetişiyoruz, maile yetişiyoruz, eve yetişiyoruz, çocuklara yetişiyoruz, aileye yetişiyoruz, ödemelere yetişiyoruz, hedeflere yetişiyoruz. Tüm bunlara yetişmeye çalışırken çok önemli bir şeyi gözden kaçırıyoruz: Ruhumuzu.

Dışarıdan bakınca her şey yolunda gibi görünüyor. Çalışıyoruz, üretiyoruz, koşturuyoruz, para kazanıyoruz, geziyoruz, sorumluluklarımızı yerine getiriyoruz. Ama içeride başka bir şey oluyor. Sanki nefesimiz daralıyor. Sanki zihnimiz sürekli dolu. Sanki içimizden bir ses sürekli şunu söylüyor:

“Lütfen biraz yavaşla!”

İşte hızlanmanın yan etkileri burada başlıyor.

Hani bazen bir ilaç alırız; bir tarafımız iyileşsin diye. Ama o ilacın da yan etkileri olur. Mideyi bozar, baş ağrısı yapar, uyku düzenini etkiler, başka bir yeri rahatsız eder. Yani bir şeyi iyileştirirken başka bir yerde bedel öderiz.

Modern hız da biraz böyle.

Hayatımızı kolaylaştırdı, evet. İşleri pratikleştirdi, evet. Bilgiye ulaşmayı hızlandırdı, evet. Ama bunun da yan etkileri oldu. Dikkatimiz dağıldı. Odaklanmak zorlaştı. Tahammülümüz azaldı. Sabırsızlaştık. Beklemeyi unuttuk. Bir mesaj geç gelince huzursuz oluyoruz. Bir video yavaş açılınca sinirleniyoruz. Trafikte birkaç dakika kaybedince geriliyoruz. Karşımızdaki insan cümlesini bitirmeden cevap vermeye çalışıyoruz.

Asansörün bulunduğumuz kata gelmesini beklemek, markette ödeme sırasını beklemek, hastanede muayene sırasını beklemek, kısacası herhangi bir şeyi beklemek artık neredeyse bizi çıldırtıyor.

Çünkü hız sadece araçlarımızı değil, ruh hâlimizi de değiştirdi.

Artık yavaş olan her şey bize zaman kaybı gibi geliyor. Düşünmek yavaş geliyor. Dinlemek yavaş geliyor. Sabretmek yavaş geliyor. Derinleşmek yavaş geliyor. Oysa insanı insan yapan birçok şey zaten yavaşlık ister. Gerçek bir sohbet yavaşlık ister. Sağlıklı bir ilişki yavaşlık ister. Kendini tanımak yavaşlık ister. İç sesini duymak yavaşlık ister. İyileşmek bile yavaşlık ister.

Ama biz hızlandıkça kendi sesimize sağırlaşmaya başladık.

İçimizde bize bir şeyler söyleyen sakin bir ses var aslında. “Biraz dur,” diyor. “Bu kadar yükü tek başına taşımak zorunda değilsin,” diyor. “Yoruldun,” diyor. “Kendini uzun zamandır dinlemiyorsun,” diyor. Fakat dış dünyanın sesi o kadar yüksek ki, içimizin sesini çoğu zaman duyamıyoruz.

Belki de bu yüzden bu kadar çok insan aynı cümleleri kuruyor:

“Çok yorgunum.”

“Yetişemiyorum.”

“Gün yetmiyor.”

“İşler bitmiyor.”

“Kendime zaman ayıramıyorum.”

Aslında biliyoruz. Sadece bedenimiz yorulmuyor. Zihnimiz yoruluyor. Kalbimiz yoruluyor. Duygularımız yoruluyor. Ruhumuz yoruluyor. Sürekli yetişmeye çalışan tarafımız yoruluyor. Her şeye cevap vermeye çalışan tarafımız yoruluyor. Hep güçlü görünmeye çalışan tarafımız yoruluyor.

Peki buna ne zaman dur demek gerekiyor?

İnsan kendini kaybetmeye başladığını hissettiği anda durmalı. Sabah uyanınca güne başlamak ağır geliyorsa, küçük şeylere tahammülü azalıyorsa, sık sık öfkeleniyorsa, eskiden keyif aldığı şeylerden artık keyif almıyorsa, zihni sürekli dağınıksa, bir işe odaklanmakta zorlanıyorsa, hep acele ediyor ama hiçbir yere varamıyormuş gibi hissediyorsa durmalı.

Çünkü insan kendi kendine durmayı öğrenmezse, hayat bir şekilde onu durdurur. Bazen beden durdurur, bazen ruh durdurur, bazen ilişkiler, bazen tükenmişlik, bazen de içinden çıkılamayan bir boşluk hissi…

O yüzden mesele şudur: Biz mi kendimize “dur” diyeceğiz, yoksa hayatın bizi durdurmasını mı bekleyeceğiz?

Belki de bugün hepimizin kendimize sorması gereken soru şu:

“Ben neden bu kadar acele ediyorum?”

Bu soru basit gibi görünür ama insanın hayatına ayna tutar. Çünkü bazen asıl mesele geç kalmak değildir. Asıl mesele, her şeye yetişmeye çalışırken kendine geç kalmaktır.

Bugün belki de daha çok hızlanmaya değil, biraz yavaşlamaya ihtiyacımız var. Bir kahvenin kokusunu gerçekten almaya, sevdiğimiz birinin sesini gerçekten duymaya, yürürken etrafımıza bakmaya, bir cümleyi acele etmeden dinlemeye, kendimize içtenlikle “Ben nasılım?” diye sormaya ihtiyacımız var.

Çünkü ruhumuz geride kaldığında, vardığımız hiçbir yer bize tam olarak iyi gelmez.

Belki de şimdi biraz durma zamanıdır.

Ruhumuz bize yetişsin diye.

Kendine daha fazla geç kalma diye.