Size doğrudan bir soru sormak istiyorum: Bağımlı mısınız?
Muhtemelen çoğumuzun ilk cevabı “Hayır.” olacaktır. Zira bağımlılık dediğimizde aklımıza sigara, alkol, uyuşturucu, kumar, bahis, oyun, ilaç bağımlılığı ya da seks geliyor. Bunlardan uzak duruyorsak kendimizi güvende sanıyoruz. Sanki bağımlılık bizden uzakta, başkalarının hayatında yaşanan bir problemmiş gibi düşünüyoruz.
Üstelik bağımlılığı olan insanlara karşı çoğu zaman oldukça acımasızız. “İradesiz.”, “Kontrolsüz.”, “Zayıf.” diyoruz. Hatta “İstese bırakır.” diyerek oldukça karmaşık bir meseleyi birkaç kelimeyle açıklamaya çalışıyoruz.
Oysa bağımlılık yalnızca bir irade meselesi değil. İşin içinde beynin ödül, öğrenme, motivasyon ve stres sistemleri de var. Zarar verdiğini bildiğimiz hâlde devam etmek ve davranış üzerindeki kontrolün giderek azalması, bağımlılığın önemli işaretlerinden biri olabilir. Ama benim asıl dikkat çekmek istediğim başka bir nokta var:
Ya bağımlı olduğumuz şeylerin bir kısmını bağımlılık olarak bile görmüyorsak?
Sigara içen insan sigara içtiğini biliyor. Kumar oynayan insan kumar oynadığını biliyor. Peki her beş dakikada bir telefonunu kontrol eden, sürekli onay bekleyen, beğenilmediğinde kendisini değersiz hisseden ya da kendisine zarar verdiğini bildiği bir ilişkiden kopamayan kişi bunun farkında mı?
Elbette bunların hepsine tıbbi anlamda “bağımlılık” diyemeyiz. Ancak bazı davranışların zamanla bizi yöneten döngülere dönüşebildiğini de görmezden gelemeyiz. Belki de kendimize sormamız gereken soru şu: Ben mi davranışımı yönetiyorum, yoksa artık bu davranış mı beni yönetiyor?
İşte tam burada karşımıza dopamin çıkıyor. Dopamin çoğu zaman “haz hormonu” diye biliniyor. Oysa bundan çok daha fazlası. Dopamin; ödülü istememiz, onun peşinden gitmemiz, ödülle ilgili öğrenmemiz ve o davranışı tekrar etme eğilimimizle yakından ilişkili. Yani beynin mesajı her zaman “Bu ne kadar güzel!” değildir. Bazen daha çok, “Bunu hatırla, bunu yeniden iste, tekrarına yönel.” gibidir.
İşin en çarpıcı tarafı ise şu: Bir şeyi artık eskisi kadar sevmeyebilirsiniz ama hâlâ onu istemeye devam edebilirsiniz.
Telefonunuzu düşünün. Ekranı açıyorsunuz. Özel bir mesaj yok. Kapatıyorsunuz. Birkaç dakika sonra yeniden açıyorsunuz. Neden? Bir bildirim mi, bir beğeni mi, birinin sizi hatırladığını gösteren küçücük bir işaret mi? Belki de bizi ekrana bağlayan şey, gördüğümüzden aldığımız haz değil; birazdan görebileceğimiz şeyin ihtimali.
Tam burada haz ile acı arasındaki denge devreye giriyor. Haz tarafını ne kadar sık ve güçlü biçimde beslersek, bir süre sonra aynı etkiyi yaratmak o kadar zorlaşıyor. Dün yeten bugün yetmiyor; her geçen gün daha fazlasını, daha yüksek dozunu, daha güçlüsünü arıyoruz. Ve bir noktadan sonra çok çarpıcı bir şey oluyor: Başlangıçta iyi hissetmek için yaptığımız şeyi, bir süre sonra kötü hissetmemek için yapmaya başlıyoruz.
Sigara önce rahatlatıyor; sonra sigara içememek huzursuzluk yaratıyor. Sosyal medya önce eğlendiriyor; sonra telefondan uzak kaldığımızda elimiz istemsizce ekrana gidiyor. Takdir edilmek önce hoşumuza gidiyor; zamanla takdir görmediğimizde kendimizi eksik hissedebiliyoruz. Yani mesele sadece haz almak değil; bir noktadan sonra o hazzın yokluğuna tahammül edememek.
Bence modern insanın en önemli problemlerinden biri de burada başlıyor. Artık yalnızca haz aramıyoruz; rahatsızlığa tahammül etme becerimizi de kaybediyoruz. Canımız sıkıldığında telefona uzanıyor, yalnız hissettiğimizde sosyal medyaya giriyor, moralimiz bozulduğunda kendimizi bir şeyler satın alırken ya da yerken bulabiliyoruz. Sanki en küçük huzursuzluğun bile hemen giderilmesi gerekiyormuş gibi yaşıyoruz.
Oysa hayat sürekli hazdan oluşmuyor ki. Beklemek var, reddedilmek var, özlemek var, başarısızlık var, yalnız kalmak var, belirsizlik var. Belki de çağımızın en önemli problemlerinden biri acı çekmek değil; her küçük rahatsızlığı hemen ortadan kaldırmaya çalışmak.
Her huzursuzluğu anında bir hazla bastırmaya çalıştığımızda, farkında olmadan kendimize şu mesajı veriyor olabiliriz:
“Rahatsızlık geldiğinde burada kalma, hemen kaç.” Sonra kaçacak bir şey arıyoruz. Bir ekran, bir sigara, bir içki, bir alışveriş, bir ilişki, bir beğeni, bir alkış ya da yalnızca birinin bize “Haklısın.” demesi…
Neye kaçtığımız değişiyor ama kaçma ihtiyacımız değişmiyor. Bu yüzden bağımlılığı yalnızca sigara, alkol, kumar ya da uyuşturucu üzerinden konuşmayı eksik buluyorum. Hepimizin hayatında, fark etmediğimizde bizi yönetmeye başlayan bazı davranış döngüleri olabilir.
Burada kimseyi suçlamaktan söz etmiyorum. Tam tersine, kendimize biraz daha dürüst bakmaktan söz ediyorum. Çünkü fark etmediğimiz hiçbir davranışı gerçekten değiştiremeyiz.
Son zamanlarda çevremde daha fazla dikkatimi çeken başka bir döngüye gelmek istiyorum: ilişki ve ilgi bağımlılığı olarak adlandırabileceğimiz bir döngü.
İnsan yalnız kalmamak, görülmek, sevilmek ya da birinin hayatında önemli olduğunu hissetmek uğruna kendisine iyi gelmeyen ilişkilerin içinde kalabiliyor. Bir ilişki bitiyor, bir başkası başlıyor. İnsanlar değişiyor, isimler değişiyor ama hikâye nedense aynı kalıyor. Sonra o tanıdık cümle geliyor:
“Bunlar neden hep benim başıma geliyor?”
Belki de bazen soruyu değiştirmek gerekiyor. “Neden hep yanlış insanlar beni buluyor?” yerine, “Ben neden aynı duygusal ihtiyacı karşılamak için benzer ilişkilere tekrar tekrar giriyorum?” diye sormak gerekiyor. Mesele her zaman karşımızdaki insan olmayabilir. Bazen mesele yalnız kalmaya tahammül edememek, sürekli ilgi görmek istemek, bir mesajla rahatlamak ya da bir “Seni seviyorum.” cümlesiyle değerli hissetmektir.
İlgi görmek kötü değildir. Sevilmek istemek de değildir. Ama bir insanın ilgisi azaldığında kendimizi değersiz hissediyor, yalnız kalmamak için bize zarar veren ilişkilerde kalıyor ya da sürekli yeni birinden aynı duygusal tatmini arıyorsak, orada biraz durmak gerekir. Bazen bağımlı olduğumuz şey karşımızdaki insan değildir; o insanın bize hissettirdiği “isteniyorum, görülüyorum, değerliyim” duygusudur.
Belki de bu yüzden bazı insanlar sürekli karşısındakini suçlar. “Hep kötüler beni buluyor.” der. Oysa bazen sadece isimler değişir; hikâye aynı kalır. Değiştirmemiz gereken kişi listesi değil, bizi sürekli aynı hikâyeye götüren ihtiyacın kendisi olabilir. En zor fark edilen döngülerden biri budur. Çünkü sigaranın paketi vardır, alkolün şişesi vardır, kumarın masası vardır; ilgi bağımlılığının ise çoğu zaman adı “sevgi” olur.
Belki de özgürlüğü biraz yanlış tanımlıyoruz. Özgürlük, canımızın istediği her şeyi yapmak değil; canımız çok istediğinde bile gerektiğinde “hayır” diyebilmektir.
Haz kötü değildir. Dopamin de düşmanımız değildir. Telefon, sosyal medya, alışveriş, yemek, oyun, başarı, seks, sevgi ya da takdir de tek başına kötü değildir. Asıl mesele bunların hayatımızda olması değil; olmadıklarında bizim ne hâle geldiğimizdir.
Belki de artık kendimize biraz daha cesur bakmanın zamanı gelmiştir. Neyi eskisinden daha sık yapıyorum ama artık eskisi kadar keyif almıyorum? Hangi davranışı bırakmayı düşündüğümde huzursuz oluyorum? Hangi insanın ilgisini kaybetme düşüncesi bile beni korkutuyor?
Ve belki de bugün kendimize sormamız gereken en dürüst soru şu:
Hayatımda bana iyi geldiğini düşündüğüm ama aslında benden özgürlüğümü, dikkatimi, huzurumu ya da kendimi yönetme gücümü alan ne var?