“Kimseye tahammülüm kalmadı,” dedi.

Cümleyi söyler söylemez nedenlerini sıralamaya başladı. Eşi, işi, sorumlulukları, trafik, insanların tavırları, bitmeyen beklentiler… İlk bakışta sorun dışarıdaydı. Fakat konuşma biraz derinleşince başka bir şey görünmeye başladı. Uzun zamandır yorgundu. Sürekli bir yerlere yetişmeye çalışıyor, kontrol edemediği pek çok şeyi zihninde aynı anda taşıyordu.

Bir süre sonra ona şu soruyu sordum:

“İnsanlara olan tahammülün mü azaldı, yoksa bu yükü taşıyacak alanın mı kalmadı?”

Son zamanlarda “Artık tahammülüm yok” cümlesini sık duyuyorum. Kimi “Çok daraldım” diyor, kimi “Her şey üst üste geliyor”, kimi de “Artık taşıyamıyorum.” Kelimeler değişiyor ama hissedilen ağırlık birbirine benziyor.

“Tahammül” kelimesinin kökenine baktığınızda ilginç bir anlamla karşılaşıyorsunuz. Arapça kökenli kelime; yüklenmek, taşımak, dayanmak anlamlarıyla ilişkili. Bu nedenle tahammülü yalnızca “katlanmak” diye okumak bana eksik geliyor. Tahammül, zor bir duyguyu bir süre taşıyabilmek, hemen tepki vermemek, bekleyebilmek, farklılığa alan açabilmek demek. Ama aynı zamanda neyi artık taşımamanız gerektiğini fark edebilmek de demek.

Sanırım bugün zorlandığımız yerlerden biri tam da burası. Günlük hayat bize hız konusunda büyük bir konfor sunuyor. Bir tuşa basıyoruz, yemek geliyor. Mesaj gönderiyoruz, kısa sürede cevap bekliyoruz. Bir video birkaç saniyede ilgimizi çekmezse diğerine geçiyoruz. Sipariş verdiğimizde mümkünse ertesi gün kapımızda olsun istiyoruz. Hız arttıkça beklemeye karşı sabrımızın daralması şaşırtıcı değil.

Sonra aynı hız beklentisini insan ilişkilerine de taşıyoruz. Eşimiz bizi hemen anlasın, çocuğumuz söylediğimizi hemen yapsın, çalışanımız hatasını bir daha tekrarlamasın, arkadaşımız davranışını değiştirsin istiyoruz.

Burada insanın kendisine sorması gereken biraz rahatsız edici bir soru var:

Kendimizi değiştirmek bile bu kadar zorken, bir başkasını değiştirmeyi neden bu kadar kolay sanıyoruz?

Kaç kez bir alışkanlığımızı değiştirmeye karar verip birkaç gün sonra eski hâlimize döndük? Telefonu daha az kullanmak, öfkemizi yönetmek, spor yapmak, kilo vermek, daha düzenli yaşamak, ertelemeyi bırakmak…

Kendimizden beklediğimiz değişimi gerçekleştirmek bu kadar güçken, karşımızdaki insanın bizim istediğimiz hızda değişmesini beklemek ne kadar adil? Bu, hem ona hem de kendimize haksızlık değil mi?

Tahammülümüzü tüketen şeylerden biri de etki edemediğimiz alanlarda fazla enerji harcamak olabilir. Stephen R. Covey bunu “ilgi alanı” ve “etki alanı” ayrımıyla anlatır. Hayatta bizi ilgilendiren pek çok şey vardır; fakat bunların hepsi bizim etkileyebileceğimiz şeyler değildir. Trafik bizi ilgilendirir ama o sabah trafiği ortadan kaldıramayız. Ekonomiden etkileniriz ama tek başımıza ekonomiyi değiştiremeyiz. Bir insanın bizim hakkımızdaki düşüncesini önemseyebiliriz ama onun ne düşüneceğini kontrol edemeyiz.

Buna karşılık vereceğimiz cevabı, koyacağımız sınırı, atacağımız adımı ve harcayacağımız enerjiyi seçebiliriz. İnsan, değiştiremeyeceği şeyleri değiştirmeye çalıştıkça yalnızca yorulmuyor; gerçekten değiştirebileceği şeylere ayıracağı gücü de tüketiyor.

Küçücük bir olay geliyor ve taşma noktası oluyor. Trafikte biri önümüze kırıyor. Evde bir cümle ters geliyor. İş yerinde beklenmedik bir talep geliyor. Verdiğimiz tepki yalnızca o ana ait olmuyor; günlerdir taşıdığımız bütün yükle cevap veriyoruz.

Tahammülsüzlük bazen bir karakter kusuru değil, içeride yer kalmadığının işareti olabilir.

Uzun süredir dinlenmediğimizi, üst üste “evet” dediğimizi, sınırlarımızı ihmal ettiğimizi ya da zihnimizi hiç dinlendirmediğimizi haber veriyor olabilir. Sorun, bu sinyali yanlış okumaya başladığımızda çıkıyor. İçerideki yorgunluğu dışarıdaki insanlara fatura ediyor; kendi sınırımızı düzenlemek yerine çevremizdeki herkesi değiştirmeye çalışıyoruz.

Bir başka nokta da kendimize gösterdiğimiz tahammül. Hata yaptığımızda kendimize ne kadar alan tanıyoruz? Yavaşladığımızda, yetişemediğimizde, planımız bozulduğunda kendimize nasıl konuşuyoruz? Kendi kusurumuza hiç yer bırakmıyorsak başkasının kusuruna alan açmak da giderek zorlaşıyor. İnsan, kendisinden sürekli kusursuzluk beklediğinde çevresinden de farkında olmadan aynı şeyi talep edebiliyor.

Bu yüzden “Bu insan neden böyle?” sorusundan önce zaman zaman başka bir soruya ihtiyacımız var: “Ben şu anda neden bu kadar zorlanıyorum?” Bu soru karşımızdaki insanı haklı çıkarmaz. Bizi de suçlu yapmaz. Sadece dikkatimizi tekrar kendi etki alanımıza getirir.

Burada önemli bir ayrım daha var. Tahammül etmek, her şeye katlanmak değildir. Saygısızlığı kabul etmek, sınır ihlaline sessiz kalmak, zarar gördüğümüz bir yerde kalmaya devam etmek tahammül değildir. Sağlıklı tahammül kimi zaman beklemektir, kimi zaman dinlemektir, kimi zaman hemen tepki vermemektir. Kimi zaman da “Buraya kadar” diyebilmektir. Tahammül ile kendinden vazgeçmek aynı şey değildir. Tahammülü artırmanın yolu daha fazla dişimizi sıkmak olmayabilir. Yapılması gereken kimi zaman bize ait olmayan yükü sırtımızdan indirmektir.

Son zamanlarda hem kendime hem de konuştuğum insanlara şu soruyu daha çok soruyorum: “Bu durumun hangi kısmı gerçekten benim etki alanımda?”

İnsan bu soruya dürüstçe cevap verdiğinde enerjisinin ne kadarını değiştiremeyeceği insanlara, bitmiş olaylara, başkalarının fikirlerine ve kontrol edemediği sonuçlara harcadığını fark edebiliyor. Asıl ihtiyaç duyduğu yere dönüyor: kendi davranışına, kendi kararına, kendi sınırına, kendi hayatına. Tahammülümüz tamamen kaybolmamış olabilir. Sadece yanlış yerlere harcıyor olabiliriz.

Ben şu anda bana ait olmayan hangi yükü taşımaya çalışıyorum?

Gerçek tahammül her şeyi taşımak değildir. Neyi taşıyacağını, neyi bırakacağını bilmektir.

 

Arif VURAL