Tarih boyunca kötülük farklı biçimlerde varlığını sürdürdü. Ancak modern çağ, kötülüğün en örgütlü ve en sistematik haline tanıklık etmektedir. Küreselleşme, iletişim teknolojileri ve medya ağları, insanlık için imkanlar üretirken; aynı zamanda zulmü daha sofistike, daha görünmez ve daha meşru hale getirmiştir. Artık kötülük bireysel bir niyet olmaktan çok, sistemli bir mekanizma olarak işlemektedir.

Michel Foucault’nun iktidar ve bilgi ilişkisine dair tespitleri bu bağlamda dikkat çekicidir. Ona göre iktidar, sadece baskı kurmaz; aynı zamanda bilgi üretir ve bu bilgiyi meşrulaştırarak toplumsal gerçekliği şekillendirir. Bugün medyanın işgalleri, savaşları ve sömürü düzenini meşrulaştırma biçimi, Foucault’nun analizlerini doğrular niteliktedir. Baudrillard ise simülakrlar kavramıyla, modern çağda hakikatin yerini imajların ve algıların aldığını söyler. Dolayısıyla kötülük, artık çıplak gerçeği değil, medya eliyle kurgulanmış bir “gerçeğe benzerliği” dolaşıma sokar. Filistin’deki zulüm, bu nedenle bir “güvenlik operasyonu”; Irak’ın işgali bir “özgürleştirme hamlesi” gibi sunulabilmiştir.

İslam düşüncesi ise kötülüğü adaletin yokluğu üzerinden tanımlar. İmam Gazali, adaletin toplumsal düzenin temelini oluşturduğunu, zulmün ise hem bireyi hem toplumu ifsat ettiğini belirtir. Ona göre zulüm, yalnızca karşıdakine zarar vermek değil, aynı zamanda hakikati bozmak ve Allah’ın koyduğu dengeyi tahrip etmektir.

Mevdudi ise modern dönemin İslamî eleştirisini yaparken, zulmün en büyük aracının “insanı Allah’tan koparıp kula kul etme düzeni” olduğunu vurgular. Bugün Müslüman toplumların içine düştüğü sessizlik hali, Mevdudi’nin bu tespitini doğrular niteliktedir: Zira insanlar, Allah’tan değil, güç sahiplerinden korktuklarında hakikati söylemekten vazgeçmektedir.

Kur’an-ı Kerim ise bu noktada Müslümanlara temel bir sorumluluk yükler:
“Ey iman edenler! Kendinizin, anne babanızın ve akrabalarınızın aleyhine de olsa, Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun.” (Nisa, 135)

Buna rağmen, Ortadoğu’daki Müslüman toplumların önemli bir kısmı bu sorumluluğu yerine getirememektedir. Filistin, Irak, Suriye, Yemen… Her biri zulmün laboratuvarına çevrilmiş, fakat ümmetin büyük kısmı sessizliğe mahkûm olmuştur. Bu sessizlik, kötülüğün en güçlü desteğidir. Çünkü kötülük, hakikatin sustuğu yerde kök salmaktadır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in hadisi, burada yeniden yankılanmalıdır:
“Cihadların en faziletlisi, zalim bir hükümdarın yanında hakkı söylemektir.” (Nesai, Tahrim, 22)

Sonuç olarak, hem Batılı düşünürlerin analizleri hem de İslam alimlerinin uyarıları bize şunu göstermektedir: Çağımızda kötülük, sistemleşmiş bir güç olarak karşımızda durmaktadır. Buna karşı en güçlü direniş hattı, hakikati söyleme cesaretidir. Müslüman, Allah’tan başkasından korkmadığında, yalnızca bireysel imanını değil, aynı zamanda ümmetin onurunu da korumuş olur. Ve işte o zaman, zulmün küresel düzeni ne kadar güçlü görünürse görünsün, tarihin çöplüğüne mahkûm olmaktan kurtulamayacaktır.